RSS

Archives de Tag: Türkiye

Tuhaf bir rejimle yönetilen bir ülkede üretilen orijinal toplumsal iletişim mekanizması üzerine

Tuhaf bir rejimle yönetilen bir ülkede üretilen orijinal toplumsal iletişim mekanizması üzerine

 

Samim Akgönül

planete-cato-neimoidia-2

 

Rejimi körü körüne destekleyen, ama aslında toplam nüfusa oranlandığında hiç kimse tarafından okunmayan, « havuza ait » bir medya organında yalan bir haber yayınlanıyor (ki bu havuz meselesi orijinal kreasyon, özel sektöre medya organı satın aldır, zarar etsin ama propagandanı yapsın, ama ihale vererek ettiği zararın 100 katını ver) :

“Abuzer Özşahingil’in sırrını çözdük, aslında kendisi Cato Neimoidia gezegeninden geliyor ve bütün Cato Neimoidia’lılar gibi o da ülkeyi bölmek istiyor (savaş istiyor, terör istiyor, inananları ezmek istiyor, kahvaltısında tavada kızartılmış başörtüsü yiyor, zaten bütün Cato Neimoidia’lılar gibi çükü minicik, kuyruk acısı var…vs), işte de ispatı” (photoshop, şüpheli şahıs (= suçlu) Cato Neimoidia’larla gizli toplantı halinde ama nedense fotoğraf çektirmişler, utanmazlar)

Bu “haber” sosyal medyadaki maaşlı / gönüllü trollerle ya da geyik için ; inanarak ya da alay ederek ; karşı çıkılarak ; küfürleşerek mümkün olduğunca yayılıyor (ki aslında bu da bütün topluma yansımıyor).

Aynı haber “havuz televizyonlarında” bir dizi ve bir maç arasına ya da bir dizi ve bir evlilik programı arasına sıkıştırılıyor.

« Ay ‘Fikriyegül’ün kaderi’ dizisindeki Berkeçağan ne kadar hain” ile “Aaaa açtırmadı paravanı şıllık » arasındaki haberlerde Flaş Flaş Flaş veriliyor :

Abuzer Özşahingil “Cato Neimoidia neresi bilmiyorum ben ülkemde barış istiyorum” dedi. Hem aslını inkar eden bir dönek hem de devletimizin terörle mücadelesini istemediğine göre terörist.

Hiç kimsenin okumadığı okusa bile anlamadığı, anlasa bile inanmadığı, hepsine teker teker el konduğundan kuş kadar kalmış, kuş kadar kalanların gazetecileri de hapislerde süründürülen “muhalif” medya bir yalanlama yayınlıyor. Hatta yalan olduğunun ispatını da veriyor. Ancak trolü olmadığı için yayamıyor, duyuramıyor.

Duyanlar da “muhalif medya” = hain medya, terörist medya, küresel komplo, judeo-armeno-greko-kurdo-ateisto-komünisto-paralelo-teröristo-gezico-opusdei-masonik kokteyli algısında olduğundan aslında yalanlama ve destek teyit anlamına geliyor. “Bak o gazete de destek veriyor demek ki doğru”.

Ülkede Cato Neimoidia’lıların hepsi suçlu ya da potansiyel suçlu ilan edildiğinden (aynı teknikle) bu Cato Neimoidia’lı (gerçekten öyle olup olmadığı mühim değil) hapse atıldığında kimse tepki vermiyor.

Dizideki Şukufe’nin dekoltesi, Haksız yere çıkarılan kırmızı kart (hakem Şuayip’in görümcesinin de Cato Neimoidia olduğu gayet iyi bilinmekte), Şarkıcı Boğaçhanoğlu’nun yeni arabası, tecavüzün kız çocuğa mı (ayıp ama kabul edilebilir, belki foto bile vardır) erkek çocuğa mı (çok ayıp, örf ve ananelerimize kat’iyen aykırı ve zaten münferit) yapıldığı konularına odaklanmış olan güruh « oh olsun » diyor. “Hak ettiğini buldu. Abuzer de bu kadar sivri olmasaydı. Zamanında bu Cato Neimoidia’lılar köprüye de karşı çıktıydılar. Dedemgil anlatırdı hep. Neler çekmişler Cato Neimoidia’lılardan”

Sonuç: Abuzer Özşahingil Cato Neimoidia’lı (kesin bilgi), demek ki suçlu (tv ve sosyal medya öyle dediğine göre öyledir), demek ki cezalandırılmalı (hak etti).

Sezon finali ne zaman ?

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le mars 16, 2016 dans News

 

Étiquettes : , ,

Uluslararası standartlar ışığında Türkiye’de azınlık meselesi

Uluslararası standartlar ışığında Türkiye’de azınlık meselesi

Capture d’écran 2015-06-13 à 08.48.56

 

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 13, 2015 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , ,

GÖCEBE YAZILAR

Göçebe Yazılar

Samim AKGÖNÜL

Istanbul, BGST, 2015

Capture d’écran 2015-05-29 à 17.57.27

« Göçebe Yazılar », 2006-2013 yılları arasında Fransa ve Türkiye arasında mekik dokurken, « seyahat esnasında » yazıldı.

« Yol » başlı başına bir mekân. Trenler, uçaklar, otobüsler ise bu nevi şahsına münhasır mekânın birleştirici unsurları. Asıl sorulması gereken soru, bu hareket hâlinin düşünme ve yazma eylemine bir fark katıp katmadığı.

Bütün yazıları tekrar elden geçirince vardığım kanı, giderken ve gelirken (nereye gittiğimden ve nereden geldiğimden bağımsız olmayarak) yazdıklarımın « durağanken » yazdıklarımdan farklı olduğu.

Zira bu yazılar sadece göçerken değil ayrıca göçebe ruhuyla yazılan yazılar. Gelinen ve gidilen yerlere farklı aidiyetler hissederek. Türkiye yazılarıyla Fransa yazıları arasındaki ses tonu farkı bunun bir ispatı. Ama bazen de sadece « yola » ait olarak. Bu kitap Türkiye ve Fransa’nın son 7 yıldaki öznel tarihi.

 
Poster un commentaire

Publié par le mai 29, 2015 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , ,

« S » ile başlayan kelime, Voldemort, ve Türkiye’de tepkisel söylem

« S » ile başlayan kelime, Voldemort ve Türkiye’de tepkisel söylem

Samim Akgönül

Çocuklarım sayesinde iyi bir Harry Potter okuyucusu olmuştum. Elbette bütün filmleri de tekrar tekrar seyrettim. O zaman da dikkatimi çekmişti. Voldemort (“Ölüm uçuşu”!) normalde “ismi söylenmemesi gereken”[1] kişi. Ama hem herkes, istisnasız herkes, isminin Voldemort olduğunu biliyor ve hem de söylüyor. Büyük oğluma sorduğumu hatırlıyorum “yahu hani ismi söylenmiyordu, herkes habire söylüyor”? Kendisi bütün ciddiyetini takınıp “hayır, çok korkaklar söylemiyor” demişti.

2015 gelince Türkiye’de Ermeni soykırımı konusunda tepkiler iyice tuhaflaştı. Bu tuhaflık Papa’nın son açıklamaları (ve AP kararı) ile iyice belirginleşti.

Önce ne oldu onu hatırlayalım sonra tepkileri inceleriz.

12 Nisan 2015’de Vatikan, Ermeni Katolik kilisesinin inisiyatifi ile Soykırımın Yüzüncü yılı vesilesi ile bir ayin düzenledi. Türkiye’de hemen nefesler tutuldu. Acaba Papa 1. Franciscus Soykırımın Yüzüncü Yılı dolayısı ile düzenlenen ayinde soykırım mı diyecekti yoksa sadece katliam falan mı? Ne güzel olurdu Katliam dese, Felaket vs. dese. Hatta daha sonra anlaşıldı ki Türkiye ziyaretinden Papa’ya bu iş çıtlatılmıştı. “Aman, ne dersen de Ne olur soykırım deme”. Türkiye’nin Vatikan nezdindeki Büyükelçisi Mehmet Paçacı da gönüllere su serpmişti : “Soykırım demeyecek”.

Papa Ermenistan Devlet Başkanı’nın da hazır bulunduğu ayinde şunları söyledi (mealen değil, birebir çeviriyorum):

“Geçen Yüzyılda İnsanlık ailemiz üç kitlesel ve daha önce hiç olmamış trajedi yaşadı. Bunlardan birincisi, geniş bir biçimde ‘Yirminci Yüzyılın ilk Soykırımı’ olarak nitelendirileni, Ermeni halkınızı vurdu”

Bu cümle üzerine Büyükelçi derhal “istişarelerde” bulunmak için Türkiye’ye çağırıldı ve Papanın kendine yakışanı yapmadığı, sözünde durmadığı ve din adamlığı görevini aştığı açıklamaları yapıldı. “Soykırım dedi ayıp etti”.

Uzun bir süredir şunu gözlemlemek mümkün: Papanın açıklamasında da her sene ABD Başkanı’nın 24 Nisan açıklamasında da nefesler tutuluyor. Ve katliam, kıyım, felaket, BÜYÜK Felaket… vs denirse, Ankara’da bir bayram havası.

Fakat bu metni buraya kadar okuyanların nazar-ı dikkatini muhakkak celbetmiştir: bu sevinmeler gittikçe azalıyor. “S” ile başlayan kelime Türkiye sınırları dışında çoktan normalleşti. Şimdi de o kelime telaffuz edilince gösterilen tepkilere bir göz atalım. Bu tepkilerin aynı kişiler tarafından dönüşümlü ya da beraber kullanılabildiğini ve ortama ve duruma göre bu tepkilerden birinin ya da hepsinin gösterilebileceğini belirtelim. 10 tane tespit ettim:

  • Aslında “Onlar” “bizi” kesti : bu argümanı 2015’e kadar kademe kademe azalarak duydum. Son tahlilde ortada kör kör parmağım gözüne, demografik bir sorun var. Ancak herhalde en iyi savunma hücumdur taktiği ile 2015’de argümanın tekrar hortladığına şahit oluyorum. Efendim 1914 son Osmanlı nüfus sayımına göre ülkede 13 milyon Müslüman ve 1 milyon 800 bin Ermeni var[2]. 1927’de Türkiye Cumhuriyetinin ilk nüfus sayımında 64 bin Ermeni var. Fuat Dündar çok yazdı. Burada daha fazla detaya girmeye gerek yok.

1914

  • Onlar da bizi kesti : Burada temel bir sorun var. Yukarıdaki istatistiki uçurumun dışında yapısal bir sorun. Bu argümanda Osmanlı tebaası Ermenilerin işlemiş oldukları olası suçlar ile (ki bu durumda suçun bireyselliği ilkesi geçerlidir) Osmanlı DEVLETİNİN işlediği kitlesel suç aynı kefeye konuluyor. Ve Türkler kendilerini Osmanlı Devleti ile özdeşleştirmiş oluyorlar.
  • Ruslarla işbirliği yaptılar: Bu argüman bir ara en çok kullanılandı. Ancak Kars bölgesinde Rus ordusuna katılımların nasıl Eskişehir, Malatya, Edirne vs gibi vilayetlerde sürgüne bahane olduğunu açıklamak zorlaşınca yavaş yavaş terkedildi (arada bir hâlâ duyuyorum)
  • Savaşta olur böyle şeyler : Elbette savaşta böyle şeyler olmaz. Olursa savaş suçu olur. Kaldı ki Anadolu’da “böyle şeylerin” olduğu yerlerin hemen hemen hiçbirinde savaş falan yok.
  • Ama dünyada Müslümanlar öldürülüyor onlara ses çıkarmıyorsunuz: Üç sorun var. Birincisi bu bir anakronizm, karşılaştırılmayacak şeyleri karşılaştırmak. İkincisi Hiçbir katliam diğer bir katliamım bahanesi olamaz. Üçüncüsü “çıkarıyoruz”.
  • Ama Amerikalılar da Kızılderilileri kesti: İtiraf. Evet biz de kestik demek bu. Kaldı ki ABD bunu reddetmiyor, kalanlara da statü vermiş. Ve kaldı ki öyle bile olsa vahşi ile vahşi mi olmak gerekir?
  • Ama Fransa Cezayirlileri Almanya Namibyalıları kesti: Listeyi uzatabilirsiniz Bakınız yukarısı.
  • Bu işi tarihçilere bırakalım: Bu önemli. Ama sorunlar çok. Birincisi hangi tarihçilere? Kim seçecek o tarihçileri. İkincisi zaten tarihçiler bu konuda cilt cilt kitap yazdılar. Bilinmedik şey çok az kaldı. Kaldı ki tutun ki bir tarihçiler komisyonu hasbelkader kuruldu. Bu komisyon araştırmalarını yaptı ve karar verdi (ki tarihçi karar vermez). Bu bir soykırımdır dedi. Hayır değildir diyenler. “Tamam o zaman soykırımmış” diyecekler mi? Ya da “Hayır bu soykırım değil” kararını aldılar. Dünyadaki bütün Ermeniler “E peki madem” diyecekler mi? Tekrar ediyorum. Tarihçi karar vermez. Belgeye bakar tahlil yapar. Ve tarih Dünün Bugünüdür. Bir de meşhur arşivler meselesi var. Tarihçiler dünyanın bütün arşivlerinden belgelerle 1909-1915 arasında Osmanlı tebaası Ermenilerin uğradığı kararı alınmış ve uygulanmış soykırımı yazdılar. Türkiye’deki arşivlerin hepsi açık değil (örneğin Genel Kurmay Başkanlığı arşivi) açık olanlar temizlenmiş olanlar ve onlar da zaten herkese açık değil. Son söz. Ermeni soykırımı meselesi çoktan bir tarih meselesi olmaktan çıktı. Bir ulusun kendisiyle barışması ve zayıf temellerini güçlendirebilmesi meselesi. Ermeni Soykırımı konusu Türkiye’yi kurtaracağı için önemli. Ermenilerle ilgisi yok.
  • Ortak acılarımız: Bu yeni ortaya çıkan bir argüman. Bu argümanın anlamı “1909-1915 arası ve sonrası Ermenilerin çektiği acılar bizim de paylaştığımız acılardır” olsaydı takdire şayan olurdu. Ama öyle değil. Biz de öldük (artık ne demekse) bizim de acımız var, sizin acınızla uğraşamayız demek. Bunun bir de “Acıları yarıştırmamak gerek” versiyonu var. Aslında bunu diyerek tam aksine acılar yarıştırılmakta.

Capture d’écran 2015-04-16 à 21.16.06

  • 1915’de soykırım kavramı yoktu: Bu teknik argüman. Kanımca kullanılanların en sağlamı. Zaten bu argümanı kullananlar 1915’de Ermenilerin yok edilmeye çalışıldıkları konusunda da hemfikirler. Sadece bu kavram hukuki bir kavramdır, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kavram inşa edilmiştir dolayısıyla Ermeni soykırımına soykırım denilemez demekteler (en azından en aklı başında olanları). Bu argümanın zayıf noktaları şunlar. Birincisi Soykırım kavramını ilk kullanan hukukçu Raphael Lemkin kelimeyi Ermeni soykırımına ve Yahudi soykırımına bakarak icat ettiğini söylüyor (bakınız yukarıdaki video). İkincisi soykırımın tarifi birebir Ermenilerin başına gelenlere uyuyor. Ve sonuncusu, suya H2O denmeden önce de su suydu.

Yanlış mı hatırlıyorum ? Her bölümde Voldemort’un yüzü biraz daha mı belirginleşiyordu?

[1] Türkçe’ye “İsmi Lazım değil” diye çevirmişler galiba. Bence yanlış: He-Who-Must-Not-Be-Named

[2] 1 Milyon 600 bin de Rum var, o konuya hiç girmiyorum.

 
Poster un commentaire

Publié par le avril 16, 2015 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , ,

Türkiye’de tepkisel siyaset ve Foucault’nun sarkacı

Türkiye’de tepkisel siyaset ve Foucault’nun sarkacı

Samim Akgönül

Tam ortasındayız bir devrin. Yağmurun, karın, soğuğun ortasındayız. Bir devrin ortasında olmak, o devrin bir sonunun olduğuna da işaret eder elbet. Bu iyi haber. Ancak işin kötüsü, Türkiye’de her devir, bir önceki devre bir tepki olarak yaşandığından, bir önceki devrin itici gücü ile, yapmak için değil devirmek için ilerlediğinden, şu anda ortasında olduğumuz devirden sonraki devirde işlerin daha iyiye gideceğini söylemek zor. Ama umut fakirin ekmeği.

Foucault_pendulum_animated

Tarihte eski ekol kırılma noktaları üzerine, tarihin akışını değiştiren olaylar ve bireylerin varlığı üzerine kurulmuştu. Fernand Braudel’in longue durée’sinden beri, her olayın bir önceki olaylar silsilesinin ve ortamın sonucu ve her kahramanın zamanının ve mekanının meyvesi olduğunu biliyoruz. Ancak elbette tarihi anlamlandırmak için olgu ve olaylara da ihtiyacımız var.

Bu çetrefil durumda Türkiye siyasal tarihini anlamlandırmak için “Foucault’nun sarkacı” metaforunun kullanışlı olabileceğini düşünüyorum. Sarkacın her hareketi, hem bir önceki harekete bir tepki hem de bir önceki hareketin devamı niteliğinde. Hareket toplamı rotatif olduğundan her hareket bir bütünün parçası. Böylece tarihin geriden ileriye uzanan ve zaman zaman çatallaşan bir çizgi değil, bir döngü içerisindeki akımların toplamı olarak görülmesi de sağlanabilir. Ve elbette bir önceki hareketin şiddeti, bir sonraki tepki/devam hareketinin de şiddetini belirler.

Güncel Türkiye tarihinde bu etkileşimli sarkaç hareketlerini hatırlatır nitelikte, her biri aşağı yukarı çeyrek asır süren dört devir olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu düşünüyorum değil de “hissediyorum” demem lazım ki teorinin sübjektifliği daha da ortaya çıksın. Devir kelimesini de tesadüfen seçmedim. İçinde hem döngü kavramını barındırması, hem de bir taraftan devirmeye diğer taraftan da devrim/karşı devrim kavramlarına göndermesi kanımca buradaki argümanlarım için ideal kılıyor bu terimi. “Dönem”den çok daha iyi.

  1. Devir 1924-1950

Bu devirlerden birincisini 24 Temmuz 1923’te (Lozan antlaşması) ya da 29 Ekim 1923’te başlatabiliriz. Ama bence  1921 Teşkilat-ı Esasiyesi’ne zıt bir sistem kuran 20 Nisan 1924 Anayasası en doğru başlangıçtır. Bu devir sadece “kuruluş” devri değil. Aynı zamanda bir “Tanım” devri, bir “Tasvir” devri. Toplumun ne olduğundan değil, ne olması ve nasıl olmasından hareketle inşa edilen bir devir. Bir önceki devire hem tepki, hem de bir önceki devrin düşün dünyasını devralan bir devir. Bir önceki devir Monarşi ise bu devir Cumhuriyet’tir. Bir önceki devir Hilafet ise bu devir “laiklik”tir, vs.. Ama Ermeni Soykırımı bir önceki devirdeyse, zorunlu nüfus mübadelesi, 1934 Trakya pogromu, Dersim, Varlık vergisi bu devirdedir. O yüzden 1923-1950 devrine bakanlar eğer bir önceki devre ne kadar zıt olduğunu görmek isterlerse, bunun bir devrim olduğunu ispat etmek isterlerse, rahatlıkla örnekler bulabilirler. Aynen tersini düşünenler gibi…

  1. Devir 1950-1978

Aşağı yukarı 26-27 sene süren bu devrin 1950’de sonlanmaya başladığı düşünülebilir. Sonlanmıştır zira sarkaç gelebileceği en gergin noktaya gelmiştir. Çok partili sisteme geçişle sarkacın, aynı çemberin içinde kalmak ve aynı araçları kullanmak şartı ile, sert bir biçimde ters tarafa doğru meylettiği görülebilir.

İçte ve dışta hem tepkidir bu devir hem de devam. NATO ve Avrupa Konseyi üyelikleri ile Batı’ya entegrasyonun başlangıcı ve izolasyonun sonu bu devirdedir. Arapça ezanla, ilkokullarda din dersleriyle İslam’ın tekrar topluma enjekte edilmesi de. 6-7 Eylül 1955, 1964’te Rumların sınır dışı edilmesi bu devirdedir. Daha elbette yüzlerce örnek verilebilir. Yazıyı uzatmamak için burada kesiyorum. Teorinin nasıl çalıştığı anlaşılmıştır herhalde.

  1. Devir 1978-2002

Kanımca çok partili sistemin iflası 1978’de başlamıştır. 1980 darbesi bu iflası hazırlayan askeri otokrasinin bir etabıdır sadece. 1978’den itibaren yeni bir devir başlıyor denilebilir. Sarkaç 28-30 senenin sonunda gene sonuna kadar gerilmiş, ters yöne hareket etmeye başlamıştır. Ve bu ters yönde hareketle asker ve asker emrindeki bürokrat-politikacı vesayetinin altında bütün toplum ama özellikle de üç grup hunharca ezilmeye başlamıştır:   önce solcular ve Kürtler (1980’ler) sonra Müslümanlar ve Kürtler (1990’lar).

1978-1980’den 2002’ye giden aşağı yukarı çeyrek asırlık süreçten iki güçlü tepkisel hareket doğdu. Birincisi elbette siyasi İslam’ın palazlanıp önce siyasal ve sonra da sosyal, ekonomik ve kültürel iktidarı adım adım ele geçirmesi. İkincisi de Kürt hareketi.

  1. Devir 2002-2024

Kanımca AKP’nin 2002’de tek başına iktidara gelmesi bir devrin gene son soluğunu vermesi yeni bir devrin başlangıcıdır. AKP de hem bir önceki devrin meyvesi hem de o devre doğan bir tepki olarak çözümlenebilir. Türk-İslam sentezciliğini zirveye taşımış ama merkeziyetçilikten ödün vermemiştir. 2002-2024 arasındaki bu son devirde de tepkiden doğan sistem radikalleşmekte, İslamlaşmakta, otoriterleşmekte. Eğer sarkaç teorisi doğruysa, elbette sona erecektir. Gene aynı dönemde hem sonuç hem tepki olarak Kürt hareketi de radikalleşmiş, pastadan pay alabilme ya da en azından meşruiyet kazanabilme aşamasına gelmiştir. 2024’e kadar bu hareket hem İslam’la, hem HDP örneğinde görüldüğü gibi solcularla hem de Kürt etnik hareketiyle harmanlanıp iktidardan pay alacaktır.

Evet, tam ortasındayız yolun, koşunun ortasındayız. Ancak Foucault’nun sarkacının son bir özelliği daha var. Yavaşlıyor. Bu bir devridaim makinası değil. Hareketler yavaşladıkça tepkisel hareketler de yavaşlıyor. Umarım bu son devirden doğacak çeyrek yüzyıl daha yavaş, daha “normal”, daha hırssız, daha hınçsız olur. Şimdiden söylemek zor. Umut fakirin ekmeği.

 
2 Commentaires

Publié par le août 20, 2014 dans Media, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , ,

Neden Selocan ?

Neden Selocan ?

Samim Akgönül

demirtas_4704jpg_h971

Benim, Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığını desteklemem tamamen şahsi ve bencil sebeplerden. Bu son derece öznel nedenleri okumaya sabrı ve ilgisi olanlar için ama daha da önemlisi kendi hafızama not düşmek için yazıyorum. Ki daha sonra neden ben bu politikacıyı desteklemiştim diye kendi kendime sorarsam ya da bir gün kendime kızarsam, bunları okuyup kendimi kendime affettirebileyim diye.

  • Uzun yıllardır “çoğul aidiyet” kavramı üzerine yazıyorum. Savunduğum duruş belli. Hepimizin aynı anda ya da değişik zamanlarda, inşa edilmiş aidiyetleri var. Bunları birer silah ya da birer kalkan gibi kullanıyoruz. Amin Maalouf “kimliğim ezilen yanımdır” demiş. Ben de diyorum ki Türkiye’de 19yy mirası bir “kimlik enflasyonu” var. Fransa’daki yazılarımda bir çok kere ezilen Müslüman azınlıkları savunurken “Müslümanlar sadece Müslüman değiller” yazmışlığım vardır. Şimdi genç bir adam çıkıp diyor ki “A” kimliğinden olanlara “Bana “A” olduğum için oy vermeyin. İstemiyorum. Eğer “A” olmamın dışında hiçbir meziyetimi göremiyorsanız oyunuz sizin olsun.” Ve “B” kimliğinden olanlara diyor ki “Bana sadece “A” olduğum için oy vermiyorsanız haksızlık edersiniz. Bakın ben başka şeyler deyim aynı zamanda”. Şimdi efendim, ben Selahattin Demirtaş’ın danışmanı değilim, tanışmıyorum kendisiyle. Oturup, vakit ayırıp benim çoğul aidiyet üzerine yazılarımı okuduğunu, ya da beni herhangi bir yerde dinlemiş olduğunu hiç sanmıyorum. Ama benim bunca yıldır söylediklerimi, savunduklarımı, OY KAYBETME PAHASINA, hem de herkesin çılgınlar gibi “kimliğim de kimliğim” diye bağırdığı bir ortamda, bu kadar yalın bir şekilde dile getirebilmesi, haliyle bir yakınlık duygusu yaratıyor. Fransızlar kimsenin dinlemediği, duymak istemediği konuşmalara “Kemana işemek” derler. Ben uzun zaman kemana işediğimi düşündüm. İlk defa “acaba?” diyorum.
  • Gene uzun yılladır, kimlik konusunda bir teori geliştirdim. “3 B” teorisi[1]. Bu Teoride “aidiyet” ile “davranış”ı birbirinden ayırmaya çalıştım. Sevgili dostum ve meslektaşım Besim Dellaloğlu’ndan esinlenerek dedim ki “Kimlik kişiliğe rağmen dışarının zoruyla inşa edilir. Kişilik ise kimliğe rağmen içeriden”. Şimdi genç bir adam diyor ki ben kendimi “A” grubunun “a” alt grubundan hissediyorum ama bu bir kültürel kimliktir. Kanla, DNA ile bir alakası yoktur. Bu “A” grubu “ezilen altı” bir gruptu o yüzden de kendine odaklıydı. Bugün diğer ezilenlerle eşit seviyeye geldi. Artık kimlikten bağımsız kişilik, aidiyetten bağımsız davranış ve söylem üretmek gerek. Diğer ezilenleri savunmak gerek. E haliye insan entelektüel bir yakınlık hissediyor.

 

  • Özellikle Radikal’de[2], ama T24’de de[3] Kürt sorununa çözümün bütün Türkiye’de uygulanacak acil bir desantralizasyondan geçtiğini ve bu yerelleşmenin bölünmeyi getirmeyeceğini tam aksine bölünmeyi engelleyecek tek çözüm olduğunu uzun uzun yazdım. Örnekler verdim. Çok fazla şey söyledim. Gereksizmiş.   Genç bir adam tek bir metaforla, “Nar” örneği ile, her şeyi açıklıyor. Diyor ki narın kabuğu sert ve sağlamdır zira içindeki tanecikler eşit boyda, birbirlerine yapışık, birbirleriyle sürekli etkileşim halindedirler. Türkiye artık Merkeze, tek adama, Başganlara, Başbuğlara, Seroklara bol geliyor. Mikrootoriterlikle artık insanları mutlu kılmanın imkanı ihtimali yok. Bana diyor bu genç adam, lider olup sizin için bir şeyler yapayım diye oy vermeyin. Ancak siz de benimle gelecekseniz, siz de kendi hayatınız, biotopos’unuz için karar vermek istiyorsanız oy verin. Beni seçmeyin, kendinizi seçin. Doğal olarak insan “Yahu ben de böyle düşünüyorum” diyor.
  • Türkiye’de neden hiçbir “ana akım” siyasal parti ekolojiyi ciddiye almıyor? Kimlik meseleleri 19. yy’ın meseleleri. Yarın, belki yarından da yakın, HAYAT meselemiz olacak. Suyumuz bitiyor, doğamız bitiyor, enerjimiz bitiyor, biten enerjiyi devamlı bir vahşi kalkınmacılık yüzünden artırmak için gene suyumuzu, gene doğamızı kendi ellerimizle bitiriyoruz. Şehirlerimiz bitiyor, kırsallarımız bitiyor. Ve bir genç adam çıkıp, “Kürdüm de Kürdüm” diyeceği yerde “Ekoloji, benim lisede oynadığım folklor değildir. Hayat meselesidir” HES’lere karşı çıkıyor, betonlaşmaya karşı çıkıyor, bütün dünyanın yavaş yavaş terk ettiği Nükleere karşı çıkıyor. Betonarme kalkınmayı sorguluyor… Bisiklete biniyor. Efendim, bisiklete binen, hem de seçim propagandası olarak değil, gerçekten binen bir nesle aşina olmanın zamanı gelmedi mi ?
  • Aynı genç adam, “Maço toplumdur, feodal toplumdur, ataerkil toplumdur” laflarına nazire yapar gibi. Kadınlar diyor, gençler diyor, cinsel kimlikler diyor, trans-bireyler diyor. Ve hiç AMA HİÇ eğreti durmuyor ağzında. “Afedersiniz”li cümlelerin at koşturduğu bir siyasal dilin tam göbeğinde “ben Ermeniyim diyor” Demirtaş Türk’tür, Demirtaş Ermeni’dir, Demirtaş Alevi’dir, Demirtaş Sünni’dir, Roboski’de katledilendir, Soma’da vahşice öldürülendir Şimdi efendim bu genç adam Cumhurbaşkanı adayı, herhangi bir hümanist aktivist değil. Bunları söylerken de toplumu dönüştürüyor. Kendi fark etmese de, toplum fark etmese de dönüştürüyor. Haliyle bendeniz de nispeten genç olduğumdan bu dönüşümü kendi gözlerimle görebileceğim umuduna kapılıyorum.
  • Ha, bir de ironi yapıyor ki içimden bir ses kendisine “Başgan” değil de “Selocan” diyerek içselleştirenlere hiç de kızmayacağını söylüyor. Ayakkabıları çalınınca da çocuklarla objektife gülümsemekten imtina etmeyen bir insan, “Selocan”a kızmaz. Hele kendisi bağlamadan başka bir şey çalmıyorsa.
  • Ailesi benimkine benziyor, yaşamı benimkine benziyor, konuşması benimkine benziyor. Bir kerecik de kendime oy vereyim diyorum. Ama kendimi savunmak için değil “ötekileri” savunmak için.

[1] http://t24.com.tr/haber/turkiyede-din-3-b-teorisi-ve-akp,244904

[2]http://www.radikal.com.tr/politika/samim_akgonul_yazdi_kurt_sorununa_somut_cozum_onerileri-1006317

[3] http://t24.com.tr/haber/yeni-turkiye-icin-3-esin-kaynagi,225419

 
Poster un commentaire

Publié par le août 7, 2014 dans News

 

Étiquettes : ,

‘Devlet’ ve ‘siyaset’

‘Devlet’ ve ‘siyaset’

Samim Akgönül

T 24 16.01.2014

devlet-ve-siyaset_800831259

Etimoloji iyidir. Türkçe’de ‘devlet’ kelimesi Arapça’daki dawla teriminden geliyor. Terimin ilk anlamı şans, talih, servet. Daha sonra “şanslı” olan bireyin (kral, sultan, padişah) elindeki gücü, iktidarı tarif ediyor kavram. Ve sonunda da bu gücü temsil eden örgütler ağını. Batı dillerinde Etat, State, Staat gibi Latinceden türemiş kelimeler ise  “durum” demek. Hatta bir andaki durum ve dolayısıyla bu durumun toplumun iç örgütlenmesine yansıması. Aradaki felsefi fark büyük.

Aynı felsefi fark ‘siyaset’ kavramında da mevcut. Gene Arapça’dan gelen bu kelimede de bir güç, bir hiyerarşi görmek mümkün. Kelimenin ilk anlamı “At Terbiyeciliği”, Seyis de aynı anlamdan türemiş. Oysa Frenk dillerindeki “politika” Yunancadan türemiş Polis’i, yani şehri yani ‘kamu’yu ilgilendiren her şeyi kapsıyor. Evet, etimoloji iyidir. Kapılar açar.

Diğer bir deyişle devlet yukarıdan aşağıya bir tahakküm, siyaset ise bu tahakkümün hem yöntemi hem de aracı.  Bu anlayışta devlet mütehakkim, hükmedici.

Yazinin devami

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 17, 2014 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :