RSS

Archives de Tag: turkish

Current Discourses on Language Policy and Planning in Turkic Speaking Countries

Conference

“Current Discourses on Language Policy and Planning in Turkic Speaking Countries”

(University of Freiburg, 3–5 April 2019)

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le mars 25, 2019 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , ,

4th Turkish Migration Conference – Vienna

4th Turkish Migration Conference

Vienna

12-15 July 2016

Capture d’écran 2016-07-11 à 12.20.41

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 11, 2016 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , ,

Making « Turks abroad »: Turkey’s new diaspora policies in Western Europe

Making « Turks abroad »:

Turkey’s new diaspora policies in Western Europe

Capture d’écran 2014-07-07 à 15.48.31

Capture d’écran 2014-07-07 à 15.48.42

Programme Diaspora

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 7, 2014 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , ,

Localizing Islam in Europe

Localizing Islam in Europe
Turkish Islamic Communities in Germany and the Netherlands

Ahmet Yükleyen

In the twentieth century, Muslim minorities emerged in Europe seeking work, a refuge from conflict, and higher life standards. As a result, there are now more than 12 million Muslims in Western Europe. As these immigrants became permanent residents, the Islamic communities they developed had to respond to their European context, reinterpreting Islam in accordance with local conditions. In Localizing Islam in Europe, Yükleyen brings this adaptation to light, demonstrating how Islam and Europe have shaped one another and challenging the idea that Islamic beliefs are inherently antithetical to European secular, democratic, and pluralist values.

 

Yûkleyen compares five different forms of religious communities among Muslim immigrants in the Netherlands and Germany that represent a spectrum from moderate to revolutionary Islamic opinions. Drawing on extensive fieldwork, he finds that, despite differences in goals and beliefs, these communities play an intermediary role, negotiating between the social and religious needs of Muslims and the socioeconomic, legal, and political context of Europe. Yûkleyen’s rich ethnography shows that there is no single form of assimilated and privatized « European Islam » but rather Islamic communities and their interpretations and practices that localize Islam in Europe.

 
Poster un commentaire

Publié par le février 23, 2012 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , , ,

Mütekabiliyet yoktur

Mütekabiliyet yoktur

Samim Akgönül

http://www.turkishgreeknews.org/tr/mutekabiliyet-yoktur-8002.html

14 Aralik 2011

Bu yazıyı sitemizin yöneticisi, bu önemli girişimin mimarı Serkan Meriç’in “Azınlıklar ve Mütekabiliyet » isimli makalesi üzerine yazma ihtiyacını duydum. Serkan yazısında pozitif mütekabiliyet ve negatif mütekabiliyet kavramlarını kullanmakta. Bu konuyu birçok yerde defalarca yazdım ancak burada tekrar birkaç noktanın altını çizmek isterim. Herhangi bir yanlış anlamaya mahal bırakmamak için açık, net ve kısa başlıklar altında meramımı anlatmak istiyorum.

Sonda söylemem gerekeni hemen baştan söyleyeyim ki hoşunuza gitmezse okuma zahmetine katlanmayın: Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı ile İstanbul Rum Ortodoks azınlığı arasında eskilerin mütekabiliyet dediği, günümüz Türkçesi’nde karşılıklılık denilen, Yunanca’da αμοιβαιότητα, Frenk dillerinde reciprocity/réciprocité denilen şey yoktur.

Elbette mütekabiliyet kavramı uluslararası ilişkilerin ve uluslararası hukûkun en önemli kavramlarından biri. Hatta uluslararası hukûkun bir mütekabiliyet hukûku olduğunu ileri sürenler var (bkz. Emmanuel Decaux, La réciprocité en droit international, Paris, 1980). Savaş hukukundan ticari hukuka, vize meselelerinden gümrük konularına, mütekabiliyet hakikaten de uluslararası ilişkilerin temelini oluşturmakta. Devletler diğer devletlerle ilişkilerini bu temele oturtmaktalar.

Ancak bu ilkenin uygulanmasında iki çok önemli istisna var. Bu istisnalar ilkenin konumuz dâhilinde varlığını engellemekteler.

Birincisi, insan hakları söz konusu olduğunda mütekabiliyet ilkesi uygulanamaz. Diğer bir deyişle herhangi bir Devlet, başka bir Devletin İnsan haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile insan haklarını ihlal etmeye kılıf uyduramaz. Azınlık konularıyla ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi, azınlık hakları genel insan haklarının bir parçası, hatta alt grubudur. (Zaten azınlık haklarının üst limiti de insan haklarıdır, yani talep edilen herhangi bir azınlık hakkı bireysel insan haklarına aykırı ise o hak verilemez). Dolayısıyla adı geçen iki azınlığa ait bireylerin haklarının gasp edilmesi, çiğnenmesi mütekabiliyet bahanesine sığınamaz. Bu hakların arasında elbette Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü, ayırımcılık yasağı gibi Azınlıkları doğrudan ilgilendiren haklar da vardır.

İkinci istisna daha da belirgin: mütekabiliyet esası, Devletler tarafından kendi vatandaşlarına uygulanamaz. Diğer bir deyişle herhangi bir Devlet, başka bir Devlet vatandaşlarının hakkını gasp ediyor, cezalandırıyor bahanesiyle kendi vatandaşlarını aynı uygulamaya tâbi tutamaz. Türkiye’nin, Türkiye vatandaşı Rumlara ders kitabı dağıtılmasına engel olması, Yunanistan devletine Yunanistan vatandaşı Türklere ders kitabı dağıtılmasına engel olma hakkını vermez. Ya da Yunanistan Devleti Yunanistan vatandaşı Türklere mal edinimi konusunda zorluk çıkarıyorsa, aynı uygulamayı, intikam almak için ya da baskı kurmak için Türkiye, kendi vatandaşı Rumlara yapamaz. Burada da mütekabiliyet yoktur.

Lozan Antlaşmasının mütekabiliyeti kurumsallaştırdığı düşünülen 45. Maddesi oldukça sorunlu bir maddedir. Aslı Fransızca olan maddenin orijinal metindeki Türkçe çevirisi şöyledir : “İşbu Fasıl Ahkâmı ile Türkiye’nin gayri müslim akalliyetleri hakkında tanınan hukuk, Yunanistan tarafından dahi kendi arazisinde bulunan müslüman akalliyet hakkında tanınmıştır”. Rahatlıkla görüleceği gibi mütekabiliyet azınlıklar arasında değil, adı geçen devletlerin yükümlülükleri arasındadır. Kaldı ki net bir dengesizlik de görülebilir. Madde herhangi bir azınlığı belirtme ihtiyacı hissetmeden Türkiye’nin bütün gayri Müslimlere haklar tanıdığını belirtirken (Ekalliyet / Azınlık kelimesi çoğul kullanılmıştır), Yunanistan’da tek bir Müslüman azınlık zikredilmiştir. Bu durumda azınlıklar arasında sanıldığı gibi mütekabiliyet olsaydı, örneğin Türkiye Süryanileri ile Yunanistan Müslümanları arasında paralellik kurulmuş olurdu ki elbette bu da çok saçma olurdu.

Uzun lafın kısası, Lozan’a göre Yunanistan ve Türkiye, kendi vatandaşlarına karşı sorumludurlar. Bu kadar…

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 14, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , ,

Adamlar

Adamlar

Samim Akgönül

http://www.turkishgreeknews.org

06.12.2011

Arabayla İstanbul’un güzide semtlerinden birinde kırmızı ışıkta bekliyorum. Karşımda dev gibi bir brandanın üzerine yazılmış bir yazı var: « Kasten adam öldürme Töre Saikiyle yapılmışsa kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. TCK Madde 82 ». Afişin 4 köşesinde AKP ilçe başkanlığının logoları var. Trafik son derece ağır ilerlediği için (Burada Târiz sanatı yapıyorum) düşünmeye başlıyorum. Neden kasten adam öldürme, kadın öldürünce ceza hafifletiliyor mu ?

Ofiste hemen kontrol ediyorum. TCK 81. Madde ve bu maddeye bağlı 82. Madde Bir insanı kasten öldüren kişi’den bahsediyor. Adam demiyor. Yani en azından yasada, dildeki ayrımcılık kaldırılmış anlaşılan. Ama halk dilinde hâlâ “adam öldürmek”ten bahsedildiği için olsa gerek afişi hazırlayanlar yasada küçük bir tahrifat yapmışlar.

Ben bu konuda Türkçe ile gurur duyanlardanım aslında. Ne Fransızca ve İngilizce’deki iki cins ne de Almanca ve Yunanca’daki üç cins yok Türkçe’de. Bunun en çarpıcı sonucunu Strasbourg İnsan Hakları Mahkemesinde görebiliriz. Fransızca İnsan Hakları Droits de l’Homme deniyor, aynen Yunancadaki Ανθρώπινα δικαιώματα gibi. Eskiden neden Homme (adam) diye sorulduğu zaman Fransızlar oradaki Homme kelimesinin başharfi büyük harfle yazılır İnsanlık demektir derlerdi. Ben de her seferinde o zaman Droits de la Femme (kadın) diyelim, F harfini büyük harfle yazalım, o da İnsanlık demek olsun, olmaz mı ? derdim. γυναικεία δικαιώματα gibi. Olmazmış. Ama yakın zamanda Fransızlar da bu durumdan rahatsız olmaya başlamışlar ki sağda solda İngilizce Human Rights’tan çeviri Droits humains okumaya başlamıştım. Fakat bu son formüle de karşı çıkanlar oldu. Sebep ? İnsan hakları tekil haklardır, kişi haklarıdır, Fransızca bu terimde humains sıfatı çoğul olduğu için yanlış anlamalara yol açabilir. En son moda, sık sık görmeye başladığım Droits de la Personne humaine ucubesi ki “İnsan kişisi Hakları” olarak tercüme edilebilir. Komik değil mi? Hâlbuki Türkçe’de İnsan Hakları gayet net. İnsan tekil ve tarafsız, Haklar çoğul ve herkesin.

Bu yazıyı Türkçe okuyanlar için söylüyorum : Yeterince sevinip gururlandıysanız ikinci aşamaya geçebiliriz (Burada yazılanları Yunanca’ya çevirecek arkadaşa başarılar dileyip kendisini şimdiden tebrik ediyorum ! Bu yazıyı Yunanca okuyanlar varsa lütfen kendi dilleri üzerine de düşünsünler).

Türkçe de maalesef dilde cinsel ayrımcılık konusunda sütten çıkmış ak kaşık değil. Aynen yukarıdaki “adam öldürme” örneğinde olduğu gibi Türkçe’de de yüzlerce adamı insan, insanı adam gören cümleler var. Kadını ancak yardımcı rollerde izleyebiliyoruz.

Seneler önce Tayfun Talipoğlu’nun Bam teli isimli programında, sunucu bir Anadolu kasabasında 8-9 yaşlarında bir çocuğa sormuştu : “kardeşin var mı?”. Çocuk “evet iki” demişti. Talipoğlu kız mı erkek mi diye sorunca, oğlan şaşırmış, “ha onlar erkek, dört de kız var” demişti. Kızları kardeşten saymıyordu.

Gene arabada giderken eşim (güzel kelime, tarafsız, eşimin kadın mı erkek mi olduğunu okuyan anlayamaz) söylemişti : “Bu bozuk yoldan gitme, adam gibi yoldan git”. Bozuk yol kadın gibi bir yol mu acaba ? Adam olacak çocuk neyinden belli olur bilirsiniz. Ya kadın olacak çocuk? O da aynı şeyden mi belli olur?

Adam olmak diyoruz, adam etmek bile diyoruz. Adam gibi adam diyoruz. Yâhu, erkek gibi kadın bile diyoruz. Aman ne büyük iltifat ! Hatta kadın kelimesini argo sayanlarımız bile var. Her sporun bayan takımları var ama bay takımları yok, erkek takımları var. Basketbol kadın takımı demekten utanıyor kimilerimiz. Otobüste bayan yanı var (ne demekse, erkekle kadın yanyana olunca ne oluyor ?) ama “bay yanı” yok. Bay kelimesi bir tek tuvaletlerde kaldı. Bayan kelimesi ise “kadın”ın adından bile titreyenlerin kullandığı kibarca dilde hâlâ var. Gerçekten de kadının adı bile yok. Pınar Selek’in dediği gibi, erkek olmak için de bol bol sürünmek gerek.

http://www.turkishgreeknews.org/tr/adamlar-7893.html

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 6, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , ,

Yatak odasına bakıp elleri ovuşturmak

Yatak odasına bakıp elleri ovuşturmak

Samim Akgönül

Strasbourg, Fransa

BBC Turkish

Fransızca’da halk arasında kullanılan bir deyiş var  »Le pouvoir fait bander » diyorlar.

Yani siyasi güç cinsel gücü tahrik eder gibi birşey.

Ben kibarcasını söyledim.

Gerçekten de Siyaset kurumunu kadın erkek ilişkilerinden ayrı düşünmek güç.

İnsana dair her şeyde geçerli bu kural denilebilir. Ancak siyasette sanki biraz daha meydanda.

Herhalde bütün dünyada siyasetçilerin ahlaklı ve sadık olmaları gerektiği düşünüldüğü içindir.

Bir nevi insan üstü varlık olmaları beklenir siyaset erk sahibi olanlardan. Öyle olduklarına kimse inanmasa da.

Dünya siyaseti her zaman erk sahiplerinin sadakatsizliğine şahit olmuş, muhalifler bunları kullanmaktan, rakiplerini köpeklerin önüne atmaktan hiç çekinmemiştir.

En azından, skandallar ortaya dökülünce kıs kıs gülmüşlerdir köşelerinde.

Büyük, uzun süreli aşklar da olmuştur vitrinlerde sergilenen.

Kim unutmuştur John Fitzgerald Keneddy ile Marylin Monroe’yu?

Peki Adnan Menderes’le, Ayhan Aydan’ı hatırlayan var mı ? Hani cunta mahkemesinin savcısı cebinden çıkardığı külodu sallamıştı devrik başbakanın burnuna.

Kepazelikler de olmamış değildir elbette. Bill Clinton, Monica Lewinski hafızalarda hâlâ taze, Silvio Berlusconi başlıbaşına bir fenomen bu kepazelik konusunda, Türkiye’yi çalkalayan ‘kaset’ edebiyatına değinmeye tenezzül bile etmemek gerek.

Son günlerde bu rezaletlerden birine şahit olduğumuz şüphesiz, birilerinin biry erlerde ellerini ovuşturduğunun şüphesiz olduğu gibi.

Uluslararası Para Fonu Başkanı ve gelecek sene Fransa’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin muhtemel adayı Dominique Strauss-Khan (DSK) New York’ta bir otel odasında kat görevlisine tecavüze yeltenmekle suçlanıyor.

Dünya medyalarına ve özellikle de Fransız siyasetine bomba gibi düşen bu olayın üç boyutu olduğu düşünülebilir.

Birincisi Dünya tabloidlerinde yer alan kişisel boyutu. DSK’nın kadınlara düşkünlüğü biliniyordu.

Ancak işin buralara geleceğini elbette kimse tahmin edemezdi. Fransa’nın en önemli siyasî şahsiyetlerinden birinin kelepçelerle bir Amerikan filmi tadında polis arabasına bindirilmesi Fransa’da şok etkisi yarattı.

Bu görüntünün Fransız kamuoyu için Türk askerlerinin başına çuval geçirme olayıyla eş değerde bir tepki yarattığı söylenebilir.

Son haberlere göre, cezaevindeki psikolojik değerlendirmede söylediği bir cümle yüzünden ‘suicide watch’ yani intahar gözlemi programına tâbi tutuluyor, hücresinde 15 dakikada bir kontrol ediliyormuş.

Elbette bu tip haberlerin ne kadarının gerçek ne kadarının zaten yere düşmüş bir adamı daha da aşağılamak için yayılan söylentiler olduğunu kestirebilmek güç.

İkinci konu daha küresel.

DSK Perşembe sabahı IMF başkanlığından istifa etmeden bile önce potansiyel adayların listeleri basında yer almaya başlamıştı.

Hesaplar yapıldı, güçler tartıldı. Akbabalar gökte dönmeye başladılar.

Yunanistan, İrlanda, İzlanda gibi ağır ekonomik kriz geçirmiş ülkelerde endişe kendini gösterdi. IMF’de Strauss-Khan’ın başarılı bir yönetim gösterdiği ekonomik çevrelerce kabul ediliyor. Kurumun fakir ülkeleri daha da sömüren canavar kurum imajını düzelttiği bile söyleniyor. Yunanistan’da sokaklara dökülen orta ve alt sınıfın bu fikre katılması pek mümkün değil.

Elbette Fransa’da tartışılan en önemli boyut Cumhurbaşkanlığı konusu.

Olaydan önce yapılan anketlerde DSK’nın oyları Sarkozy’ye karşı yüzde 62’ye kadar yükselmişti.

Zaten hâlâ olanların bir Sarkozy komplosu olduğunu düşünenler çoğunlukta. Hatta first lady Carla Bruni’nin hamileliğini bile Cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir Sarkozy taktiği olarak görenler var.

Kimilerine göre yaratılmak istenen Sağ aday taze aile babası, Sol aday cinsel sapık imajı.

Zaten DSK da birkaç hafta önce kendisine para, kadınlar ya da Yahudiliği üzerinden bir komplo kurulacağını birkaç gazeteciye belirtmiş.

Elbette olayın komplo olup olmadığı konusundan ziyade, Fransa gibi büyük bir ülkede siyasetin bu kadar pespaye bu kadar sığ bir konuma düşmesi üzücü.

Sonuçta, Perşembe günü yapılan anketler diğer sol aday adayları en soldaki Martine Aubry, ve Sosyalist parti eski genel sekreteri François Hollande’ın gene de Sarkozy’ye kıyasla önde olduğunu gösteriyor. François Hollande’ın eski eşi ve 4 çocuğunun annesi Segolene Royal de aday adayı.

Gerçekten de Fransa’da aile ve ilişki konularında kamuoyu Amerika ve Türkiye’dekinden biraz daha geniş.

Sarkozy’nin Carla ile Cumhurbaşkanı seçildikten sonra evlendiği, eski karısı Cecilia ile çalkantılı ilişkileri unutulmamalı.

Carla Bruni’nin de Sarkozy ile evlenmeden önceki zengin aşk hayatı, ve eski eşinin oğlundan olan bir çocuğu olduğu hatırlanırsa Fransız kamuoyunun bu tip konularda rahatlığı daha iyi anlaşılabilir.

Sonuçta ikinci kere Cumhurbaşkanı seçilebilmek için bütün adayların başkalarının yatak odalarından çıkıp politika üretmeleri gerekecek. Bu da o kadar kolay birşey değil. Diğer bir deyişle elleri ovuşturmak için daha biraz erken.

 
Poster un commentaire

Publié par le mai 19, 2011 dans News

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :