RSS

Archives de Tag: turkçe

Türkçe-Osmanlıca tartışması üzerine bir kaç cümle !

Türkçe-Osmanlıca tartışması üzerine bir kaç cümle !

Samim Akgönül

Capture d’écran 2014-12-26 à 12.28.23

Biraz bekledim neler yazılıyor çiziliyor görebileyim diye. Bu dil konusunda bir iki kelâm da ben etmek isterim. Ama başlamadan evvel bir kaç ön veriyi kayda düşüp bir kenara koymak şart.

  • Aklımızda tutalım

 

  1. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal davranış kodlarını uzaktan da olsa takip edenler artık gayet iyi anladılar. Sayın Erdoğan’ın gündem sıkıştıkça sarıldığı üç adet can simidi var ve üçü de gayet etkili : “ecdadımız”, “alkol”, “kadın vücudu”.
  2. Bu üç can simidi dış politika, yolsuzluk, ekonomi gibi makro konuları saklamak için birbirleriyle iç içe geçmiş bir şekilde ya da dönüşümlü olarak kullanılıyor ve hep de başarıya ulaşıyor. İspatı : bu yazı faizli valiz dolusu para ya da Türkiye’de basın özgürlüğü üzerine değil Osmanlıca üzerine. Doğum kontrolü üzerine de olabilirdi…
  3. Türkiye’nin kamuoyu önderleri o kadar kutuplaşmış bir durumda ki iktidarın iktidarının başının ağzından çıkan her kelime bir tarafça canhıraş savunulurken diğer tarafça nefretle reddediliyor.
  4. Halbuki (bu kelimeyi aklınızda tutunuz lütfen) Sayın Erdoğan’ın alametifarikası, var olan bir entellektüel tartışmayı alıp, dönüştürüp, zıt amaçlar için yürürlüğe sokması. Yani aslında her gündem değiştirme operasyonunda söylediklerinin bir kısmı doğru. Vardığı sonuçlar (ya da danışmanlarının vardıkları sonuçlar) tamamen yanlış olsa da. İşte bu yüzden Reisin gözüne girmek için canhıraş savunanlar da, Erdoğan diyorsa mutlaka yanlıştır diyenler de kendi tezlerini savunmak için rahatlıkla argüman bulabiliyorlar. Bütün körler fili tuttukları yerden tarif ediyor. Elbette bu satırların yazarı dahil.

Bu önermeleri aklımızın bir yerinde tutup Dil konusuna girebiliriz.

karika 1

  • Dil bir iletişim aracı değildir.

 

  1. Evden çıktınız, kapıyı çektiniz, tek başınızasınız, yani bir düşünceyi “iletecek” kimse yok etrafınızda. Ve kapıyı çektiğiniz anda anahtarları içerde unuttuğunuzu fark ettiniz. Ağzınızdan dökülen kelimeler hangileri ? Ya da ayak küçük parmağınızı sehpanın ayağına çarptığınızda ne diyorsunuz kendi kendinize ? Ya da sevişirken, ağlarken, hayıflanırken nece konuşuyorsunuz ? « Lisanımın sınırları Dünyamın sınırlarıdır” diyor Ludwig Wittgenstein (Tractacus, 1921). Dil bir iletişim aracı değildir, düşüncenin ta kendisidir. Kullandığınız dil ne kadar zengin ve çeşitli ise dünyanız da o kadar geniş, kullandığınız diller ne kadar çok ise dünyalarınız o kadar çok demektir.
  2. Dilin zenginliği elbette sadece kelime haznesiyle ölçülemez. Diller betimlemeye ihtiyaç duydukları şeyleri betimlerler. O şeyler yoksa betimlemezler. Dilbilimciler buna işaretleyen / işaretlenen (signifiant / signifié) diyorlar. Eğer işaretlenen yoksa işaretleyen de yoktur. Foucault’nun “ismi yoksa cismi yoktur” demesi gibi
  3. Fakat bazen dilin işaretlemeye ihtiyaç duymadığı şeyler (nesneler, kavramlar) ortaya çıkar. Milliyetçilik öncesinde, dil “milli dil” olamadan önce, yani aynı toplum gibi homojen ve saf olması talebi yokken bütün diller hiçbir komplekse kapılmadan başka dillerden işaretleyen ithal eder, o işaretleyenleri dönüştürür, telaffuzunu değiştirir, ekler yapıştırır ve benimserler. Bu doğal bir süreçtir ve her zaman dili (dolayısıyla dili kullananın dünyasını) zenginleştirir. Elbette bu Türkçe için de geçerlidir.
  4. Milliyetçilikle beraber dile yeni bir görev yüklenir. Bu görev inşa edilen ulusa elbise dikmek olarak betimlenebilir ve böylece dil araçsallaşır. Bir şey yaratmak için yaratılan bir alete dönüşür. İsmi değişir (Boşnakça, Sırpça, Hırvatça, Karadağca…’nın aynı dilin değişik ulusal isimlerinde olduğu gibi), “ötekinin” işaretleyenleri mümkün olduğunca “temizlenir” (Türkçede olduğu gibi, bize fazla yakın ötekinin dili reddedilir, yasaklanır hatta yok edilir). Buna glottocide diyebiliriz. Hatta bazen ölü dil canlandırılır (İbranice örneğinde olduğu gibi). Dil artık hem kılıçtır hem de kalkan.

Artık Osmanlıca, Türkçe tartışmasının kalbine girmeye hazırız.

karika 2

  • Osmanlıca, Türkçe, Osmanlı Türkçesi, “Eski Türkçe”, vs.
  1. Osmanlı imparatorluğu tebaasının “Osmanlıca” konuştuğunu düşünmek prezantist bir tarih yazımının (historiographie) Osmanlı imparatorluğu tarihini ihtiyaca göre Türkleştirerek ya da İslamlaştırarak rehabilite etmeye çalışması sonucunda ortaya çıkan bir yanılsama. Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası başta Helence, Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Süryanice, Sırpça, Bulgarca, Gürcüce, Ladino (Eski İspanyolca) olmak üzere onlarca dil kullanıyordu.
  2. Dil ile o dilin yazımı için kullanılan işaretler silsilesini karıştırmamak gerek. Gene Osmanlı imparatorluğu içinde dönemsel ve bölgesel olarak Arap alfabesi, Fars alfabesi, Helen alfabesi, Ermeni alfabesi gibi alfabeler kullanılmakla kalmamış, değişik dilleri de yazıya dökmüşlerdir. Örneğin Helen alfabesiyle yazılan Türkçe metinler, Ermeni alfabesiyle yazılan Helence metinler (burada Yunanca / Rumca isimlerini kullanmak sorunludur), Arap alfabesiyle yazılmış Türkçe metinler, Latin alfabesiyle yazılmış Ermenice, Fars alfabesiyle yazılmış Kürtçe metinler, Arap alfabesiyle yazılmış Kürtçe metinler vardır.
  3. Osmanlıcanın özellikle Farsça ve Arapçadan alıntılanmış kelime ve kalıplarla zenginleştirilmiş, içinde Helence ve Ermenice hatta Ladino kavramlar bulunduran, Arap alfabesiyle not edilen bir Türkçe olduğu bilinmekte. Her dil gibi Osmanlıca da dinamik ve 16. yüzyılda kullanılan Osmanlıca ile 19. Yüzyılda kullanılan Osmanlıca farklılıklar gösteriyor. Diğer bir deyişle Osmanlıca grameri, sentaksı, kelime haznesi başlı başına ayrı bir dil değil senkretik bir dil. Ancak son tahlilde hem saray dili olarak, hem yazılı dil olarak, hem de elitlerin dili olarak var olan bir dildir. Osmanlıca vardır!
  4. Cumhuriyet kurulduğunda dil tartışmaları çoktan başlamıştı (Osmanlıcayı Latin harfleriyle yazmak, Osmanlıcayı “sadeleştirmek”, Türkçeyi rehabilite etmek dahil). Diğer bir deyişle ne Kemalistlerin öne sürdüğü “beyaz sayfa” teorisi tam anlamıyla gerçeği yansıtır ne de İslamcıların “bir sabah uyandık ki…” teorisi. İkisi de prezantist ve demagojiktir.
  5. Ancak Cumhuriyet’le birlikte “inşa edilmekte olan ulusa dil biçme” hareketine hız verildiği de doğrudur. Bunu bir paket olarak görebiliriz : Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Latin Harflerine geçme meselesi (1928), Türk Dil Kurumu (1932) ve bu kurumla başlayan “Türkçe’nin sadeleştirilmesi” hareketi., Soyadı Kanunu (1934), Yer isimlerinin Türkçeleştirilmesinin ilk safhası (1934) Güneş dili Teorisi (1935-…).

karika 3

  • Osmanlıcaya dönüş?
  1. Günümüz tartışmasının iç içe geçmiş iki boyutu var: dil ve din. Elbette Latin harflerinin adaptasyonu ile Arap harfleri yeni burjuvazide İslam’la özdeşleştirildi. Kuruluşta temel amaç Arapça harflerle İslam arasında ilişki kurarak Türkiye toplumunu zorla sekülerleştirmek,. Günümüz “Osmanlıcaya dönüş” zorlamasında temel amaç gene Arap harfleriyle İslam arasında ilişki kurup zorla müslümanlaştırmak. Diğer bir deyişle aslında tartışma “Osmanlıca” konusunda değil Alfabe konusunda. Arap alfabesi doğulu olmak olmamak, Müslüman olmak olmamak gibi dikotomik (ve dolayısıyla Manikeist) konularla ilgili bir sorunsal. İktidarın “Osmanlıca’ya dönüş” dayatması aslında Arap alfabesine dönüş meselesiyle sınırlı. “Osmanlıca” işin meşrulaştırma bahanesi.
  2. Dil konusunda Osmanlıcanın (Eski Türkçenin… bu dilin bütün isimleri sorunludur) “sadeleştirilmesi” konusunda da aslında ana sorunsal din olmuştur. Arapça ve Farsça kelimeler avlanırken, hâlâ da kullanılan Helence (denizle ilgili kelimelerin hemen hemen hepsi), Ermenice (örneğin madencilikle, kuyumculukla ilgili kelimeler), Fransızca kelimelere dokunulmamıştır. Yani asıl problem Türkçenin Türkçeleştirilmesi değil Türkçenin Arapçadan (ve Farsçadan) uzaklaştırılmasıdır.
  3. Bu désarabisation kısmen başarılı olmuştur ama sadece kısmen. Doğulu görünürlüğü pekiştiren bu kelimelerin yerine yeni kelimelerin kullanımında üç yol izlenir. Hep var olagelmiş olan Anadolu popüler Türkçesinden kelime devşirme, Orta Asya Türkçelerinden (Tarihi ya da değil) kelime bulma, ve en sonda da hâlâ da devam eden kelime icat etme (özçekim…) yöntemleri.
  4. Bu kısmen başarılı olmuştur zira dil canlı bir varlıktır. Vücut organ naklini bazen kabul eder bazen reddeder. Kimi zaman bulunan kelime “tutar” (tayyare – uçak), kimi zaman iki hatta üç kelime varlıklarını sürdürür (kelime-sözcük) kimi zaman ise yeni kelime o kadar yapaydır ki hiçbir zaman dile girmez. Örnekleri çok, kimi uyduruk örneklerin de uyduruk olduğunu unutmayalım.
  5. Dolayısıyla Osmanlıca dersinin mecburi olmasının amacının “Osmanlıca” ile bir ilgisi yoktur, Arap Alfabesini öğretmekle ilgisi vardır. Ki bu dinsel içeriğinden soyutlandığında son derece önemli ve müspet bir gelişmedir. Zira Arap alfabesini öğretmek Arapça öğrenmeye vesile olabilir (Osmanlıca Arapça değildir) ve Arapça, Latince, Helence ve Farsça ile beraber bölgemizin en önemli medeniyet dillerinden biridir. Arapça öğrenmek iyi bir şeydir. Ancak günümüz konjonktüründe hem karşıtları hem de yandaşları açısından Arapça ile İslam arasında birebir bir ilişki kurulmakta. Arapça başlı başına bir dil olarak değil İslamlaştırmanın bir aracı olarak görülmekte.
  6. Her dilde felsefe yapılır. İstisnasız her dilde. Günümüz Türkiye Türkçesi ile de felsefe yapılır, “Osmanlıca” ile de. Arapça da bir felsefe dilidir, Fransızca da. Diller özgür bırakıldıklarında ihtiyaçları olan kavram ve kalıpları derhal bulurlar ve dönüştürürler. Artık ihtiyaçları olmayan kavram ve kalıpları da yavaş yavaş söküp atarlar. Buna Dilsel Darwinizm diyebiliriz. Dillerin fakirleştiği dönemler jakoben dil politikalarının zorlayıcı olduğu dönemlerdir. Dün olduğu gibi ve sarkacın diğer tarafa savrulması ile, bugün olduğu gibi.

 karika 4

Sonuç olarak Osmanlıcanın öğrenimi, Osmanlıcanın öğrenimi olsaydı bu kesinlikle savunulacak bir şey olurdu. Ama değil. İdeal bir dünyada Arapça, Farsça, Latince ve Helencenin okullarda öğretilmesine taraftar olmamak imkansız. (Bunu yanında elbette bütün bölgesel dillerin ve bütün azınlık dillerinin öğretilmesi bu dillerde eğitim verilmesi gibi). Dil kendi başına korkulacak bir şey değildir ama burada söz konusu olan dil değil din (din eğitimi konusundaki düşüncelerim şurada: Din kültürü ve Ahlak bilgisi dersleri üzerine).

Halbuki dil canlı bir varlık olarak her dilden etkilenir, halbuki dil devamlı devinim halindedir. Halbuki dil keser, biçer, birleştirir, yaratır. Aynen günümüz Türkçesindeki en sevdiğim kelime “Halbuki”de olduğu gibi. Bu tek kelimede “Hal” Arapça, “Bu” Türkçe, “Ki” Farsçadır….

Bu metni, son cümlesine kadar okuma sabrını gösterenler için not : yukarıdaki metinden Arapça, Farsça, Helence, Latince, Fransızca kelimeleri çıkararak tekrar okumayı deneyiniz, çok eğleneceksiniz…

 
9 Commentaires

Publié par le décembre 26, 2014 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Ayşenur Kolivar : Bahçeye Hanımeli

Bahçeye Hanımeli

Ayşenur Kolivar

 

1996 yılından beri, birçok araştırmacıyla birlikte Doğu Karadeniz yöresinde yürüttüğüm alan çalışmalarının bir ürünüdür. Seslerin ve sözlerin günlük hayat, özellikle de kadınların hayatı içindeki yerini anlamaya dönük bu çalışmalarda, benzer coğrafi koşullar altında yaşanan hayatların farklı kültürler içinde nasıl çeşitlenebildiğine, insanların ne kadar yaratıcı olabileceğine tanık olduk. Bu tür bir çokkültürlülüğün sanatsal yaratıcılık için geniş ve zengin bir alan açabileceği düşüncesinden hareketle, 2001 yılında oluşturduğumuz Helesa Projesi kapsamında, yöredeki çokkültürlülüğü çeşitli boyutlarıyla araştırmaya başladık. ‘Bahçeye Hanımeli’nde, bu araştırmalarda edindiğimiz bilgi birikimini kadınların diliyle anlatmaya çalıştık.

 

Albüm repertuarını oluştururken, gerek dinlediğimiz, gerekse yaşadığımız hikâyelerden yola çıkarak yeni hikâyeler kurguladık. Şarkıları, kadınların yaşantıları ve göç temalarının öne çıktığı bir dramaturji çerçevesinde yorumladık; Doğu Karadeniz coğrafyasının sahne olduğu göçlerin, özellikle kadınların anlatılarındaki yerini vurgulamak istedik.

 

Albümü, bir kültürler bahçesi olarak gördüğümüz Doğu Karadeniz’e özgü çiçek adlarıyla yedi bölüme ayırdık. ‘Manuşag’ (menekşe) ve ‘Loresima’ (papatya) bölümleri, bu coğrafyadaki kadınların hayatlarının çeşitli dönemlerinde karşılaştıkları durumları; ‘Gastumra’ (vargit, güz çiğdemi), ‘Seteney’ (düğün çiçeği), ‘Mekhak’ (karanfil), ‘Tsifin’ (ormangülü) ve ‘Vargel’ (bahar çiğdemi) bölümleri ise, Doğu Karadeniz’de yaşanmış göçleri, gurbetçiliği, sürgünü, tehciri, mübadeleyi konu alan şarkılardan oluşuyor.

 

Étiquettes : , , , , , ,

Yeni BBC yazisi

2009, Fransa’da kimlik yılı

Samim Akgönül

Strasbourg

Fransa tatsız. Bütün 2009 boyunca da tatsız oldu.

Yoksa ben mi tatlı şeyleri göremedim? Olabilir elbette.

Ancak kimlik tartışmaları olan yerde tatsızlık olması maalesef doğal. Bütün bir sene boyunca bu kimlik konusuyla boğuştuk, takıldık kaldık.

Sene Fransa’nın sosyal ve entelektüel kimliği ile ilgili çok ateşli bir tartışmayla başladı.

Üniversiteliler, ama öğrencisinden hocasına, araştırmacısına bütün üniversiteliler, bir toplumsal kurum olarak Üniversite’nin tümü ayağa kalktı Ocak ayından itibaren.

Sezar’ın hakkı Sezar’a, hareketi başlatan hocalar oldu ilk başta. Halbuki genelde protestolar öğrenci tarafından gelir.

Şubat ayının başından itibaren öğrenciler de katıldı hocalarının grev çağrılarına, ve, sıkı durun, neredeyse dört ay Fransa’daki hemen hemen bütün üniversiteler bloke oldular.

Bir Mayıs 68 havası esti kış boyunca anfilerde.

Ancak korkarım (ulusal kimlik) tartışma(sı)nın sonunda kabak gene zaten marjinalize olmuş, toplumun alt katmanlarına sıkıştırılmış, göçmen asıllı grupların başına patlayacak… En azından ulusal kimliği tehdit ediyorlar bahanesiyle parmakla gösterilecekler kamuoyunda.

İlk önce saçma gelecek ama Hocaların korkusu, üniversitelere daha fazla özerklik verilmesini öngören yasaydı.

Fransa’da zaten üniversiteler özerk ancak finansal açıdan da daha fazla özerklik üniversiteler arasında eşitsizliğe yol açar korkusu hakimdi. Ayrıca artık kariyerler merkezden değil üniversitelerden belirlenecekti, bu da her türlü ideolojik torpile imkan verebilecekti.

Öğrenciler ise hem üniversite eğitiminin iyice ikinci plana atılmasından endişeliydiler, hem de ortaokul ve lise öğretmenlerinin yetiştirilmesinde yapılan sistem değişikliğinin, mesleklerine hazırlıksız gençler yetiştireceğinden şikayetçiydiler.

Öğretmen Formasyonu Enstitüleri kapatılacak, öğretmenlik üniversite bünyesinde herhangi bir disiplin haline gelecek, ulusal öğretmenliğe geçiş sınavı CAPES kaldırılacak, yerine master programları getirilecek, staj süresi hemen hemen sıfıra indirilecekti.

Böylece dersler iptal oldu, sınavlar iptal oldu, üniversite binalarının kapılarına barikatlar kuruldu… Hükümet bekledi, bekledi, Mayıs ayında hareket yavaşladı ve… söndü.

Yasa da gayet güzel geçti. Boşa giden bir üniversite yılı.

Tatsız demiştim ya…

Dünya sahnesine dönüş

Aynı dönemde Fransa’nın askeri ve uluslararası kimliğini yakından ilgilendiren bir tartışma peydah oldu.

Fransa NATO’nun kurucu üyelerinden biri. Ancak General De Gaulle’ün egemenlikçi politikası çerçevesinde Paris, 1966’da NATO’nun komuta kanadından çekilmişti.

Ve bu tarihten itibaren Fransa, NATO’dan bağımsız bir dış güvenlik politikası izlemişti.

Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Fransız dış politikasında önemli değişiklikler oldu.

Bunların en başında elbette Fransa – ABD yakınlaşması geliyor.

Bunun yanında Sarkozy bir Dünya lideri olabilmek, en azından böyle görünebilmek amacıyla son derece istekli ve ihtiraslı bir aktivizm içine girdi. AB’de olduğu kadar (dönem başkanlığı), Güney Amerika’da (İngrid Betancourt’un serbest kalması), Ortadoğu’da olduğu kadar (Libya ile barışma) Kafkaslarda (Gürcü-Rus savaşı) Fransa güçlü olmaya uğraştı.

Elbette dış politikada alınan bu keskin viraj NATO’nun komuta kanadına girmeyi de elzem kıldı… amma.

Aması var. NATO Zirvesi Barack Obama dahil bütün liderlerin katılımıyla 3-4 Nisan’da Strasbourg’da, benim yaşadığım şehirde yapıldı.

Şehir tam anlamıyla abluka altına alındı, ve maalesef Fransa gibi demokratik ve ifade özgürlüğüne saygı gösteren (en azından kendini böyle gören) bir ülkede NATO karşıtlarıyla tam bir kedi fare oyunu oynandı, yüzlerce güvenlik mensubu seslerini kısmaya çalıştı.

Ortaya son derece can sıkıcı, son derece tatsız bir manzara çıktı. Strasbourg’un yaşanamaz durumda olması cabası!

Ulusal kim?

Ama elbette en can sıkıcı konu şu ulusal kimlik tartışması konusu.

Hatırlanacağı gibi Nicolas Sarkozy 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası sırasında ırkçı sağın oylarını çekebilmek için son derece ulusalcı bir söylem geliştirmiş, Ulus – Göç ve İslam konuları arasında yapay bir bağ kurmuş, amacına da ulaşmıştı.

Cumhurbaşkanı olur olmaz da tuhaf bir bakanlık ekledi hükümete. Şaşırmayın: Göç, Entegrasyon, Ulusal Kimlik ve Dayanışmalı Gelişme Bakanlığı (!)..

Bunun anlamı şu, göç ve entegrasyon meseleleri ulusal kimliği tehdit ediyor, bu bir. Göç veren ülkelerin gelişmesine yardımcı olalım ki buradan insanlar gelmesinler, bu da iki.

Bu bakanlığın başına ilk önce Sarkozy’nin sağ kolu, şahinlerden Brice Hortefeux getirildi.

Daha sonra Hortefeux İçişleri Bakanlığına terfi edince yerini Sosyalist partiden ayrılan Eric Besson aldı. Kendini ispat etmesi gerekiyordu Besson’un.

Ve yeni bakan işine dört kolla sarıldı. Bir yandan « yasadışı » göçmen avına çıkıp Afganistan’a ve Afrika’ya charter uçaklarını doldururken diğer yandan da Sarkozy’nin yerel seçimlerden hemen önce dikkatleri dağıtmak için kullanmak istediği Ulusal Kimlik tartışmasını resmen başlattı.

Bu konuda bir internet sitesi açıldı, herkes aynı soruya cevap verebilsin diye: Sizce Fransız Olmak Nedir ?

Ayrıca valiliklerde tartışmalar düzenleniyor her hafta. Eğer bu tartışmadan kimliğin hem çoğul hem de zaman ve mekan içinde dinamik olduğu sonucu çıkar ve bu dinamizmin hem doğal hem de pozitif olduğu anlaşılırsa; eğer toplumdaki her katmanın bu devamlı değişken kimliğe katkıda bulunduğu tespiti yapılıp, her alt kimliğin katkısının değerli olduğu anlaşılırsa, elbette bu konuda bir kamu tartışması gayet makul.

Ancak korkarım bu tartışmanın sonunda kabak gene zaten marjinalize olmuş, toplumun alt katmanlarına sıkıştırılmış, göçmen asıllı grupların başına patlayacak.

Çeşitli zorlayıcı « önlemler » alınacak. En azından ulusal kimliği tehdit ediyorlar bahanesiyle parmakla gösterilecekler kamuoyunda.

3-5 oy için gene ötelenecekler.

Dedim ya, Fransa tatsız, 2010 daha tatlı olur umarım.

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 25, 2009 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , ,

Langues bis

TÜRKİYE’DE DİL TARTIŞMALARI

Astrid MENZ, Chrisoph SCHRODER

Bilgi Üniversitesi Yayinlari

dil

Türkiye’de ulusal ideolojinin oluşumuyla, modern Türk devletinin doğuşunda dilin rolü üzerine yapılan değerlendirmeler, bugüne kadar süregelen tartışmaların temelini oluşturmuş bulunmaktadır. Bugüne kadar özellikle ‘dil devrimi’nin tarihsel, sosyolengüistik ve sözbilimsel açıdan tahliliyle, yorumlanması değişik boyutlarda ele alınmış ve bu alanda değerli çalışmalar yapılmıştı.Astrid Menz ile Christoph Schroeder’in derledikleri bu esere temel oluşturan ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen « Türkiye’de Dil Tartışmalarında Yeni Yönelimler » adı altında düzenlenen sempozyumun çıkış noktası ise değişik bir olgunun; Türkçe üzerine tartışmaların ‘yeni bir evreye girdiği’ yolundaki varsayımın özellikle vurgulanması olarak kendini gösteriyor.Kitap, bu varsayıma ‘içeriden’ ve ‘dışarıdan’ yaklaşan iki ana bölümden oluşuyor: ‘Dil Tartışmalarının Çoksesliliği’ bölümünde Türkçenin kullanımı ve bu kullanıma ilişkin tartışmalar tasvir ve tahlil edilirken, ‘Değişen Dünyada ve Değişen Dilsel İlişkilerde Türkçenin Konumu’ başlıklı bölümde ise dil politikası ve sosyolengüistik gibi çeşitli alanlardaki güncel oluşumlar konu ediliyor.

Çeşitli disiplinlerden yazarların biraraya geldiği Türkiye’de Dil Tartışmaları, değişen bir toplumda dilin konumunu tekrar değerlendirirken, dil tartışmalarına da eleştirel bir yaklaşım getirmektedir.

 

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 1, 2009 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , , , ,

Colloque

Le turc en question(s)

Traduction, interprétation et adaptation de questions, visions et valeurs culturelles véhiculées par la langue turque.

 

marie-haps

Haute École Léonard de Vinci – Institut Libre Marie Haps
Bruxelles, 19-20 mars 2009

Le but du colloque est de rassembler dans la capitale de l’Europe les spécialistes du turc afin d’aborder différentes questions liées à l’enseignement de la langue turque, à la traduction et à l’interprétation de et vers le turc dans leurs aspects tant théoriques que pratiques.
Le colloque se veut une plate-forme d’échanges d’expériences et de recherches dans les domaines suivants : linguistique, stylistique comparée du turc et du français ou de l’anglais, traduction, interprétation, enseignement du turc comme langue étrangère et terminologie.
Programme

 

 
Poster un commentaire

Publié par le mars 12, 2009 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :