RSS

Archives de Tag: samim

İslamofobi aslında « Müslümanofobi »dir

İslamofobi aslında « Müslümanofobi »dir

Son dönemde Avrupa’da artan ırkçı ve İslam karşıtı saldırıları değerlendiren Strasbourg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Samim Akgönül, saldırıların dine değil, Müslüman profiline yönelik olduğunu söyledi. Akgönül, « İslamofobi aslında Batı Avrupa’ya ait bir fikir akımı » dedi.

 

islamofobi

AA muhabirinin, Avrupa’daki ırkçılık ve İslamofobi konularına ilişkin sorularını yanıtlayan Akgönül, İslamofobi’nin aslında Batı Avrupa’ya ait bir fikir akımı olduğunun altını çizdi. Özelikle Batılı entelektüel kesimde birtakım nedenlerle İslam’ın “tehlikeli bir din” gibi algılandığını belirten Akgönül, İslamofobi’nin fikir akımı olarak kalması durumunda bir sorun oluşturmayacağını söyledi.

Akgönül, “Eğer nefret söylemi yoksa, hedef gösterilmiyorsa ayrımcılık için taban oluşturulmuyorsa her ifade var olur. Fikir akımı ‘İslam kötüdür’ derken, nefret söylemi ‘Müslüman kötüdür’ der. Aradaki fark budur” değerlendirmesini yaptı. Günümüzde ortaya çıkan ırkçı saldırıların aslında İslam’a değil Müslüman’a yönelik olduğunun altını çizen Akgönül, şunları kaydetti:

“İslamofobi olarak tanımladığımız durum aslında ‘Müslümanofobi’dir. Yani, durum düşünce akımından bireysel düzeye çekilmiştir. Asıl korkulan, nefret edilen İslam dini değil, Müslüman olan kişi ve hatta Müslüman profiline benzeyen kişidir. Almanya‘daki dönerci cinayetlerinde öldürülen kişilerden birinin Yunan olması tesadüf değildir.”

Osmanlı’da farklı dinlere sahip olanların yüzyıllarca birbiriyle sorunsuz yaşaması örneğini de değerlendiren Akgönül, Osmanlı döneminde “grup” kavramının ön plana çıktığını vurguladı. Duruma, farklı grupların birlikte yaşaması anlamına gelen İtalyanca “convivenza” kavramıyla örnek veren Akgönül, “Dokunmadan, karışmadan beraber var olmaktan ibaretti. Farklı grupların teması ancak zaruri durumlarda mevcuttu, ticarette olduğu gibi. Tolerans ise ancak pragmatik kullanımda vardı” diye konuştu.

Akgönül, Fransa‘da 2004’te yaşanan banliyö ayaklanmalarının dünyaya “Müslüman ayaklanması” gibi yansıtıldığını hatırlatarak, olayların aslında sınıf çatışmasından kaynaklandığının altını çizdi. Banliyölerde, inşası sanayi devrimine dayanan « Habitation a loyer modere » (HLM) şeklindeki toplu konutların, çalışmak için büyük şehirlere göç edenleri, yerel halktan ayırmak için oluşturulduğunun altını çizen Akgönül, bu durumun sınıf çatışmasını ortaya çıkardığını belirtti.

Akgönül ayrıca, artan ırkçı saldırılarda Avrupa’nın yaşadığı ekonomik krizin de etkisi olacağının altını çizerek, “Ekonomik kriz ya da refah, her ikisi de ırkçılık doğurur. Az da, çok da paylaşılmaz” dedi.

Haber Kaynağı: Anadolu Ajansı
 
Poster un commentaire

Publié par le juin 19, 2013 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

Image

Siyaset Akademisi

Siyaset akademisi

 
Poster un commentaire

Publié par le février 13, 2013 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , ,

Laïcité : un pilier pour construire un avenir commun

Laïcité : un pilier pour construire un avenir commun

 

 

 

 

 
Poster un commentaire

Publié par le octobre 16, 2012 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , ,

Neden Kulüp Rakı sipariş ettim?

Neden Kulüp Rakı sipariş ettim?

Samim Akgönül

Radikal, 22/07/2007

 

Strazburg’daki bir kongreye davet ettiğim profesör bir dostum gelmeden önce âdettir sordu, « Ne istersin Türkiye’den? » diye. Bu soruya cevap normatifdir « Sağlığınız » denir, « Hocam buralarda artık her şey var » denir de üstüne sosyolojik açıklama getirilir, Fransa Türkleri artık her şeyi ithal etmekle kalmayıp, hatta üretip özel Türk süpermarketlerinde satıyorlar meâlinde. Ancak ben tuttum ananeyi bozdum, bir şişe Kulüp Rakı istedim. Yetmişliğimi aldıktan sonra da biraz düşündüm, bu istek ne demektir? Hangi toplumsal ve azlık fenomeninin şahididir çerçevesinde.

Hemen şunu söyleyeyim, rakı içmesine içiyorum, damak tadı denen elle tutulmaz kavrama da önem veriyorum amma ve lâkin her içtiğim rakının tadını ayırt edecek, yok efendim « gözlerim kapalı da olsa bu şu marka rakının şu seneki üretiminin son şişelerinden biridir, bir ay on iki gün de buzdolabında kalmış belli » mertebesine ulaşmış değilim. Söylemek istediğim, Yeni Rakı varsa, efendim Altınbaş varsa, « yok vallahi içemem, öksürtüyor » gibi bahaneleri de uydurmuyorum. İşte bu yüzden sordum kendi kendime neden ille de Kulüp Rakı içiyorum diye.

Rakı, şarap

Bunun bir dizi sebebi olduğunu düşünüyorum. Birincisi rakı adlı içeceğin toplumsal imajından geliyor olmalı. Türkiye’nin elit tabakasında şöyle bir algılama var: Rakı lümpen içkisidir, şarap da kentsoylu. Aslında bu imaj yanlış. Lümpen kültürde ve bunun dramatik sonucu olan varoş kültüründe ve hatta kırsal kültürde şarap vardır, zira şarap kolay üretilen bir içkidir. Benim de Galatasaray ve İTÜ gençliğimden kalma şimdi ünlenmiş ve orta burjuvaziye dahil olmuş bir Mürefte ve Güzel Marmara dönemim de olmamış değildir (plastik tıpalı, dişle açılan) ancak rakının değişik bir yeri olduğu da inkâr edilemez.

Kaldı ki rakı zahmet ister, meze ister, buz ister, muhabbet ister, bin türlü aksesuar ister. Halbuki şarap soliter içkidir, içersiniz biter. Demek ki neymiş? Rakı sosyal içkiymiş, sanayi öncesi içkisi, şarap bireysel, sanayi ötesi.
Gene de bu halk/elit imajı var, yadsınamaz. İşte diyorum belki de bu halk imajına fazla dahil edilmemek için kimileri Kulüp Rakı’yı tercih ediyorlar. « Ben de rakı içiyorum ama benimki değişik, az bulunur » gibi bir söylenmeyen söylem. İşte bu noktada diğer bir toplumsal tespit yapalım. Milletlerin inşa döneminde yani kabaca 19. yy başı 20. yy’ın ilk yarısında, birey kendini farklı hissetmemek için her şeyi yapıyor. Nedir milletin ders kitaplarındaki tarifi: « Dil birliği, din birliği, efendim tarih birliği, ülkü birliği » vs. Yani müspet olan birlik olmak. İşte bu dönemde birey ille de herkes BİR olacak diye kendine yabancılaşıyor. Fakat sanayi ötesi toplumlarda birey grubun önüne çıkınca her şey darmadağın oluyor ve müspet olan tam tersine farklı olmak, değişik olmak, sürüye ait olmamak.

Demek ki eğer 1930’larda yaşasam Yeni Rakı içermişim, 2000’lerde farklı olmak pozitif, sivrilmek önemli, Kulüp Rakı içmek. Çokkültürlülük söylemi, azınlık kimliklerinin çoğunluğa karşı yürüttükleri mücadelenin artık dünya kamuoyunda gayet misafirperver bir şekilde karşılanması, işte bu « farklılık » kültüründen ileri geliyor olabilir.

Bu yapısal sebeplerin yanında elbette bu tercihin Kulüp Rakı’ya özel sebeplerinin de olduğu düşünülebilir. Rakının ismi Kulüp Rakı’dır yani kulüpte içilir hatta ve hatta rakının kendisi başlıbaşına bir kulüptür. Galatasaray’da 80’lerde öğrenciyken üç tip gece eğlence yeri vardı: Pavyonlar ki, kelimenin aslı « pavillon » olup küçük bağımsız binacıklar anlamına gelir. « Saz »lar biraz daha alaturkadır (ne demekse? hepsi alaturka) şarkıcısı, türkücüsü vardır ama genelde dansözü yoktur ve kulüpler, daimi müşterilerin gittiği, bir nebze de olsa daha nezih yerler (bizim müdavimliğimiz Büyük Londra Oteli’nin sırasındaki Ferah Saz’dı, bu « ferah » kelimesini ironi olarak kabul ediniz lütfen). Kulüp Rakı içmek, ben pavyona gidip konsomatrise para yedirmem, saza gidip sekizinci sınıf şarkıcılara alkış tutmam demek herhalde. Kendini kıro kültürden ayırmanın bir yolu olsa gerek. « Ben de rakı içiyorum ama kıro değilim » anlamında.

Muhteşem etiket

Tabii bir de etiket olayı var. Hakikaten de Kulüp Rakı’nın etiketi muhteşemdir. Artık reklam ve paket döneminde yaşıyoruz, paketin dışının, içindeki kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu etiket bir özdeşleşme etiketi, en azından itiraf edemeden böyle olabilme isteğiyle özdeşleşme.

Bu muhteşem etiketin sanatçısı Türkiye’nin ilk grafikeri sayılan İhap Hulusi Görey’dir. 1898’de Kahire’de doğmuş, 1986’da İstanbul’da ölmüş, Almanya’da resim eğitimi almış çok muhterem bir zattır. Tasarladığı Kulüp Rakı etiketinin yanında, Kurukahveci Mehmet Efendi ve Bayer logoları, Milli Piyango biletleri üzerine yaptığı resimler de çok meşhurdur. Ziraat Bankası, İş Bankası gibi bir sürü bankanın ve kurumun afişlerini tasarlamıştır. Eserleri biraz Art Dèco tarzında olup biraz da nasyonal sosyalizm kokar kanımca.

Uzun yıllar Kınalıada’nın kıymetli sakinlerinden biri olarak yaşamını sürdürmüş, ancak görsel hayatımızın her yanına eserleriyle sızmasına rağmen yoksulluk içinde ölmüştür.

Kulüp Rakı’nın üstündeki iki kişinin Atatürk ve İnönü olduğu söylentisi yaygın olsa da aslında İhap Hulusi’nin kendisi ve arkadaşı Şair Ahmet Fazıl Aytaç’tır. İşin ilginç tarafı bu iki smokinli beyefendi, rakıyı tamamen ananelere aykırı bir şekilde içiyorlar. Şarap bardağında, mezesiz, buzsuz ve hatta susuz. Kulunuz da susuz buzsuz içer ama şarap bardağında içme mertebesine henüz ulaşamamıştır.

Bu susuz ve buzsuz içme işine de akşamcılar kızarlar, rakı sulu içilir diyerek. Herhalde bunun altında yatan şu, « biz bunu her akşam içiyoruz, bir de susuz içersek genç ölürüz ». Halbuki her halükarda genç ölünür. Herhalde her grubun kendi dilini ve kurallarını, efendi dille adâbını serseri diliyle raconunu üretip bu normlara uymayanları dışlama isteğinden geliyor olmalı bu söylem… Kimlik denilen hiç dişi kalmamış canavar öyle kriterler uydururuyor ki bizden olanlarla bizden olmayanları ayırt etmek için, bu kriterlere uysan bir türlü, uymasan bir türlü. Bu milletler için de geçerli, azınlıklar için de, korporatist gruplar için de geçerli, tarikatlar için de. Ve elbette akşamcılar için de geçerli olmaması için hiçbir sebep yok.

Dostlara sulu veya susuz, markalı veya markasız bol rakılı yaz akşamları dileğimle.

 

 

 
Poster un commentaire

Publié par le février 1, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

La colère turque face à la loi française

Législation

La colère turque face à la loi française

LA VIE

Henrik Lindell – publié le 19/01/2012

Le 23 janvier, le Sénat votera la proposition de loi sanctionnant la négation du génocide arménien. Une mesure qui ulcère les Turcs et divise les intellectuels.

Nicolas Sarkozy l’avait promise en 2007, les députés l’ont votée en décembre 2011 et c’est maintenant au tour des sénateurs de l’entériner. L’issue ne fait aucun doute. La proposition de loi pénalisant la négation d’un génocide reconnu par la France passera, car les groupes UMP et PS la soutiennent. Ceux qui persistent à nier d’une façon outrancière le génocide arménien risqueront une peine d’un an d’emprisonnement et 45 000 € d’amende. Alors qu’à Erevan le gouvernement arménien jubile, tout comme les associations de défense de la mémoire arménienne en France (où vit une diaspora de quelque 500 000 personnes), ceux qui défendent les intérêts turcs fulminent. Le Premier ministre turc, Recep Tayyip Erdogan, a gelé la coopération militaire avec la France. Il menace de mesures de rétorsion ­économiques et lance des contre-accusations de génocide que la France aurait commis en Algérie.

Pour comprendre cette passion turque – et arménienne –, précisons le cadre de la loi. Seuls deux génocides sont explicitement reconnus par la loi en France : la Shoah et le génocide arménien (depuis 2001). Comme la négation du génocide des juifs était déjà punie, il fallait aussi sanctionner ceux qui nient le génocide des Arméniens qui vivaient, en 1915-1916, sur le territoire actuel de la Turquie. Planifié par le parti nationaliste au pouvoir à l’époque, il fit au moins 1,2 million de victimes. La loi turque actuelle punit ceux qui militent pour la reconnaissance du génocide. Ils risquent jusqu’à cinq ans de prison !

« C’est ce négationnisme d’État et cette virulence qui nous fournissent un des arguments les plus importants », nous explique le sénateur socialiste Philippe Kaltenbach, ardent défenseur de la loi. « Si les Turcs découvrent que le monde les regarde, ils évolueront vers une reconnaissance du génocide. »
De nombreuses voix démocratiques en France et surtout en Turquie s’élèvent contre cette loi. Pour eux, il s’agit d’une mesure dangereuse à l’égard d’un pays qui a fait des progrès en matière de droits de l’homme. « Cette loi est un piège pour les démocrates et humanistes qui s’intéressent à la fois à la Turquie et à la France », estime Samim Akgönül, historien et spécialiste du monde turc à l’université Marc-Bloch de Strasbourg. « D’un côté, explique-t-il, il y a la souffrance et la mémoire blessée de tous les Arméniens de France, de Turquie et d’ailleurs ; de l’autre, il y a le fait que l’Histoire ne peut être décrétée, officialisée, car elle est dynamique. »

Samim Akgönül insiste aussi sur le risque d’une loi contre-productive : « Je pense qu’elle met dans une position difficile ceux qui ont déjà entamé en Turquie et en France ce travail de mémoire occultée. Elle attise le nationalisme. »

L’actualité politique semble donner raison à l’universitaire : « L’AKP (parti pour la justice et le développement, au pouvoir depuis 2003, ndlr) s’était maintenu au pouvoir pendant les ­premières années grâce à un discours non nationaliste et proeuropéen. (…) Depuis les dernières élections, en juin 2011, on constate un durcissement nationaliste du discours et des actes de l’AKP. » La nouvelle loi française ne risque pas d’adoucir le gouvernement turc. Va-t-elle au moins bénéficier à la mémoire des victimes ?

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 18, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , , ,

La ley francesa sobre el genocidio armenio les da pasto a los nacionalistas turcos

La ley francesa sobre el genocidio armenio les da pasto a los nacionalistas turcos

Samim Akgönül, historiador y politólogo

Samim Akgönül historiador y politólogo, profesor del departamento de Estudios turcos de la Universidad Marc Bloch de Estrasburgo, especialista en las “minorías” de Turquía da su opinión sobre la propuesta de ley en Francia que penaliza la negación del genocidio armenio de 1915.

Según usted ¿qué impacto producirá la aprobación de esa ley en Turquía?

Desde hace una década existe en Turquía un debate sin precedentes sobre cuestiones identitarias y sobre la historia oficial, que incluye la de los armenios. Ese debate puede dividirse en tres diferentes categorías, la oposición a la historia oficial de las minorías no musulmanas, especialmente griegas y armenias; la oposición a la historia oficial sobre los kurdos y la oposición a la historia oficial de los alevíes. Lo que es preciso tener en cuenta es el hecho de que los tres debates se están desarrollando paralelamente, en los mismos medios incluyendo algunos universitarios, algunas organizaciones de la sociedad civil (fundaciones como TESEV) y algunos periodistas.

Aunque dirigida por un pequeño grupo, el impacto de esta iniciativa ha sido muy amplio. El coloquio sobre los armenios en la Universidad de Bilgi en 2005, la exposición sobre los acontecimientos del 6/7 de setiembre de 1955 (pogroms anti griegos en el barrio Pera, también en 1955). La reunión de los griegos de Estambul en 2006, el pedido de excusas a los armenios por parte de Turquía que recibió 30 mil firmas en 2008, la primera conmemoración del 24 de abril en la plaza Taksim en 2010. Cantidad de artículos, libros, coloquios, conferencias y debates televisados son algunos de los ejemplos. Es evidente, que en este compromiso el asesinato de Hran Dink en 2007 constituyó un punto de ruptura muy importante. Las miles de personas que asistieron a ese entierro cuyas implicaciones siguen no siendo claras, produjeron el efecto de una bomba sobre la opinión pública porque a través de ese compromiso el hombre de la calle ha podido conocer las posiciones valientes, inteligentes y humanistas de Dink. Entre sus propuestas había una referida a su oposición a la restricción de la libertad de expresión. Se había opuesto por ejemplo a la penalización de la “negación” del genocidio en Francia. De modo que a través de la figura de Hrant Dink, a través de las actividades de la Fundación Hrant Dink, la sociedad turca está hoy más que nunca en el centro del debate sobre el tema del genocidio y más generalmente sobre la puesta en tela de juicio del conjunto de desatinos de la historia oficial.

En desquite, toda esa agitación intelectual ha creado una reacción nacionalista tanto en los medios oficiales como en otros círculos “intelectuales”. Estos últimos nos han acusado, desde el principio de estar a sueldo de las “potencias extranjeras” que quieren dividir a Turquía. Esta reacción calificada como “síndrome de Sèvres” (nombre del Tratado de 1920 que desmanteló el resto de los territorios otomanos) es muy común en Turquía. Esta historia oficial está tan basada en la amnesia colectiva y sobre la negación de los hechos de purificación étnico-religiosos de comienzos de la construcción nacional turca, los aparatos ideológicos del Estado (discurso político, educación, justicia, medios…) han sido movilizados para crear un dogma en que los turcos están solos en el mundo frente a enemigos internos y externos, que la puesta en tela de juicio de esta visión ha suscitado un sobresalto nacionalista y conservador, asociando toda tentativa de pluralidad histórica a un cínico interés de desmembrar Turquía.

Una ley como la que probablemente sea sancionada en Francia da pasto a los medios nacionalistas, fortalecidos en su oposición.

A partir de ahora cada vez que en Turquía haya una tentativa de incluir en la historia a los dejados de lado (armenios, kurdos, griegos, alevíes…) nos remitirán a la posición francesa y nos acusarán de estar pagados por Francia! Porque en el imaginario colectivo de Turquía, Francia no es como los otros países que han reconocido el genocidio. Está considerado el país de las “libertades” y además el modelo de Estado nación y representa finalmente el sistema político y social imitado en los albores de la fundación del Estado nación turco (es sin embargo el sistema de la 3ª República. Y sin embargo las élites más occidentalizadas, las más francófilas, han sido catapultadas hacia una posición hostil hacia Francia porque se consideran traicionadas. Luego de esta ley, planteada a continuación de la posición de Francia sobre la entrada de Turquía a la Unión europea, esas mismas élites han reaccionado más aún contra Francia. Sucede que las personas a que me he referido anteriormente son todas francófonas. Que han estudiado en Francia o en escuelas francesas, fácilmente asociables por lo tanto al “Francesismo”!

¿Y en cuanto a la investigación histórica?

Existen ciertamente en Turquía muchas investigaciones serias sobre 1915. Existe una vieja e histórica escuela representada por diplomáticos/militares/universitarios que tienen acceso ilimitado a los archivos pero que ven la historia turca a través de un prisma turco-turc (por lo tanto sin peligro!) Por el contrario otros universitarios deben caminar sobre huevos siguiendo el ejemplo de Taner Akçam, que fue obligado a asilarse en los EE.UU, pero que sigue siempre presente en el debate intelectual en Turquía. Tratándose de estructuras de investigación, las fundaciones de investigación o los Think Tanks, son todavía las más apropiadas para encarar trabajos universitarios que analicen puntos sensibles de la Historia de Turquía. Existen ciertamente algunas universidades en las que se han desarrollado investigaciones de muy buena calidad llevadas a cabo sobre temas muy controvertidos, muy buenas tesis doctorales pero en términos generales, es difícil proponer una tesis de Historia o de sociología sobre 1915 tanto en las universidades públicas como privadas.. Existe una especie de autocensura por parte de los candidatos dedicados a la investigación pero sobre todo por parte de los administradores universitarios, especialmente en las provincias.

¿Cuál ha sido la evolución desde el punto de vista del estado?

La evolución de la actitud estatal ha tenido lugar principalmente a nivel de las minorías no musulmanas del país. Han sido tomada algunas medidas de alto valor simbólico como la restauración de las iglesias históricas y la devolución parcial de los bienes inmuebles de fundaciones piadosas no musulmanas. Pero queda aún mucho por hacer para que los no musulmanes y los no turcos del país sean considerados, tanto como los turcos, propietarios de esta parte de la tierra,

¿Cuáles pueden ser las consecuencias de esa ley para los turcos que residen en Francia?

Las personas originarias de Turquia son en Francia unas 500 mil, de las cuales aproximadamente la mitad son residentes, no es un grupo homogéneo. No solo existen diferencias étnico-religiosas (Turcos, Kurdos, Sunitas, Alevíes) sino también pertenencias sociológicas e ideológicas. Junto a los que defienden con uñas y dientes la posición oficial de Turquía, están los que tienen un enfoque ciudadano y humanista con un sincero deseo de cooperación y de diálogo con los armenios de Francia como la Asamblea Ciudadana de Oriundos de Turquía (ACORT) o la Acción Ciudadana Intercultural (ASTU). El problema de esta ley es que trata de darles a los oriundos de Turquía que viven en Francia una sola, única y exclusiva identidad, la de “turcos”, rechazando la pluralidad y sobre todo rechazándoles la individualidad. Encerrados en lo que se supone estructurante de su personalidad, los oriundos de Turquía en Francia corren el riesgo de desarrollar un discurso esencialista y nacionalista en retroceso.

Este encarcelamiento en una identidad exclusiva ya estaba en marcha desde fines de los años 90. En Estrasburgo donde enseñé hasta los años 2000, escuchaba reconocer a mis estudiantes oriundos de Turquía, su pertenencia a dos identidades nacionales (francesa y turca) enriquecidas por dos identidades locales (alsaciana y de la región de origen de la familia) lo que es la realidad cotidiana. Ahora bien luego de una decena de años, el discurso político y mediático en Francia sobre Turquía es tan esencialista que cada día es más raro ver a los jóvenes de segunda o tercera generación proclamar bien alto su pertenencia a Francia. Esta situación hace correr el riesgo de que en el corto plazo se produzcan situaciones de discriminación en relación a los orígenes turcos, es decir actos de odio y de violencia. Y a mediano plazo esta situación también es peligrosa para la cohesión nacional y social de la misma Francia. Dado que no ha logrado legitimar su existencia, como lo lograron los armenios en Francia, este grupo encabeza un círculo vicioso de exclusión y autoexclusión.

¿Cómo enfrenta el estado turco a los “originarios de Turquía”?

El Estado turco despliega una energía considerable e incalculables recursos en el extranjero con el objetivo de que no se le acuse de “genocida” Se movilizan muchos fondos no solo para impedir ese tipo de leyes sino, más globalmente para organizar la unidad de los oriundos de Turquía de manera que puedan constituir un lobby turco en Francia o en Alemania.

Los responsables turcos ven siempre en los turco-franceses o en los turco-alemanes “embajadores” que deben defender sin dudar y sin cuestionamientos las posiciones oficiales. La queja más usada es la de la falta de “unidad” entre los mismos turcos que no defienden como una “diáspora” con uñas y dientes a la madre patria. Esto es consecuencia de una doble ilusión óptica. Por un lado, tanto en Francia como en Alemania, Turquía ve a los turcos de Europa como un todo indivisible rechazando su pluripertenencia y su individualidad. Y por otra parte Ankara y Estambul están convencidas de que existen lobbies armenios y judíos que en el mundo entero tratan de perjudicar a Turquía, rechazando la existencia tanto en California como en Francia de armenios, humanistas abiertos y dispuestos a dialogar con los turcos de similar sensibilidad.

Así como todos los estados naciones, Turquía también moviliza a las GONGO (Government-Organized Non-Governmental organization) como la fundación Yunus Emre, la Fundación Turca de Cooperación y Desarrollo (TIKA) o la Diyanet (Administración de Asuntos Religiosos) para por un lado promover a Turquía y a las posiciones turcas y por otro lado para afianzar los lazos entre los “Turcos en el exterior” y la madre patria. Este tipo de organizaciones en cada vez más activas en Francia, estos últimos tiempos encuentran también apoyos locales. Recuerdo que hay un proyecto de abrir una facultad turca de teología (o una escuela secundaria aún sin definir) en Estrasburgo por parte de la Fundación Diyanet. En realidad este tipo de proyectos es habitual. Después de todo hay escuelas francesas en todo el mundo incluida Turquía. Pero el problema comenzará si estas instituciones se convierten en instrumentos para impedir el sentimiento de pluri-pertenencia y levantar barreras entre los turcos de Francia y la sociedad francesa en su conjunto y en fin si se convierten en instrumentos de un estado dogmático.

http://www.rebelion.org/noticia.php?id=142761

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 13, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , ,

Sosyalistler AB bileti değil!

Sosyalistler AB bileti değil!

Post, 11.01.2012

Samim Akgönül

Tülay Sucu Röportaji

Sosyalist Parti`yi cumhurbaşkanlığı seçimlerinde galip gösteren kamuoyu yoklamalarını değerlendiren siyaset bilimci Prof. Dr. Samim Akgönül, Türkiye`nin AB üyeliği konusunun Hollande`ın göreve gelmesinden fazla etkilenmeyeceğini söyledi

Tülay Sucu
STRASBOURG- Fransa`da 2012`de gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibini son yapılan kamuoyu yoklamaları, Sosyalist Parti (PS) olarak gösteriyor. Fransa`da yaşayan Türkiyelilerin akademik elçisi olarak bilinen tarihçi ve siyaset bilimci Prof. Dr. Samim Akgönül`e göre, Sosyalist Parti`nin muhtemelen iktidara gelmesi Türkiye`nin AB yolculuğunu fazla etkilemeyecek. Yıllardır Avrupa`daki azınlıklar ile ilgili çok önemli çalışmalar yürüten ve beklenen Azınlık isimli son kitabıyla kendisinden çok söz ettiren tarihçi ve siyaset bilimci, Strasbourg Üniversitesi öğretim üyesi ve CNRS araştırma-öğretim direktörü Prof. Dr. Samim Akgönül ile Fransa`da gelecek yıl yapılacak olan 2 turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerini konuştuk. Kendisinden seçim öncesi ülkedeki siyasî dengenin analizini yapmasını istedik.

Büyük ihtimal Hollande!

Ipsos araştırma şirketince yapılan son anket, gelecek yılki Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibini Sosyalist Parti lideri François Hollande olarak gösteriyor. Yapılan kamuoyu araştırmasına göre, Hollande`ın 2. turda alacağı yüzde 60`lık oy oranıyla iktidara geleceği tahmin ediliyor. Ankette şimdiki Cumhurbaşkanı ve Halk Hareketi Birliği (UMP) lideri Nicolas Sarkozy de oyların sadece yüzde 40`ını alarak kaybeden taraf olarak ortaya çıkıyor. Samim Akgönül, Sosyalist Parti`yi şimdiden galip ilan eden anketleri nasıl yorumluyorsunuz? sorumuza, Kamuoyu anketlerine çok dikkatli yaklaşmak gerekir, çünkü anketler sadece bir anın fotoğrafını çeker. Siyasette dengeler çok çabuk değişebilir. Dominique Strauss-Kahn vakası bunun bir örneğidir. Ayrıca, şimdiki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy henüz seçim kampanyasına başlamış değil. Sarkozy gerçek bir siyasî kurttur. Parametreler çabuk değişebilir. Ancak, şöyle bir gerçek de var, ona oy verenlerin büyük çoğunluğu artık kendisinden memnun değil şeklinde cevap verdi. Mevcut politik duruma temas eden Akgönül, Şu ana baktığımızda, François Hollande`ın seçimleri kazanması büyük bir ihtimal. 2. turda Yeşiller Avrupa Ekoloji Partisi`nin (EELV) adayı Eva Joly ve Sol Parti`nin (PG) adayı Jean-Luc Mélenchon da Hollande`ı destekleyeceklerdir, mutlaka dedi.

Türkiyelilerin siyasete ilgisi daha da artmalı

Fransa`da 500 bin`e yakın Türkiye asıllı insanın yaşadığını ifade eden Akgönül, son yerel seçimlerde seçimlere katılan rekor Türkiyeli adayı akımıyla birlikte Fransa`daki Türkiyelilerin seçimlere ve genel anlamda Fransa`daki siyasete daha da ilgi duyacağının sinyali olduğunu ifade etti. Akgönül, Fransa`da yaşayan Türkiye asıllı vatandaşların ülkenin siyasetine, sosyoekonomik hayatına daha çok ilgi göstermeleri gerektiğinin altını çizdi. Siyaset bilimci, Buradaki Türk evlerinin vazgeçilmezi televizyondur, Türk kanallarını gösteren televizyon. O salonun olmazsa olmazıdır. Sabah akşam, bakılsa da bakılmasa da orada açık olmalı. Buradaki Türkiyeliler Fransız kanallarını az izlerler. Hâlbuki burada yaşıyorlar… Yaşadıkları ülke ile ilgilenmeliler! şeklinde konuştu.

AB üyeliğine tesir etmez

Sosyalist Parti`nin iktidara gelmesi Türkiye`nin yarım asırlık Avrupa Birliği serüvenini etkiler mi? sorumuzu Samim Akgönül, Fransa`da bugüne kadar Türkiye`nin AB üyeliğine sol partiler hep soğuk, sağ partiler ise sıcak bakmıştır, düşünülenin aksine. Türkiye`de şöyle bir algı olmamalı: `Sosyalist Parti gelecek, Fransa Türkiye`nin AB üyeliğine olumlu bakacak!` Hayır! Sadece daha yumuşak tartışmalar, konuşmalar olabilir şeklinde yanıtladı.

Birlik sallantıda değil!

Avrupa`nın 27 üyeli çok kuvvetli bir birlik olduğunun altını çizen Akgönül, AB sallantıda, ekonomisi sallantıda söylemlerinin hiç gerçekçi olmadıklarını vurguladı. AB nüfusunun yaşlandığı ve yaşlıların emeklilik maaşlarının ödenmesinde problemler yaşandığı için AB ekonomisinin iyiye gitmediğini ve vahşi kapitalizmin spekülatif politikalarının krizi tetiklediğinin düşünüldüğünü söyleyen Prof. Akgönül, bu sorunların AB ülkelerinin çözemeyeceği sorunların olmadığını açıkladı.

Türkiye reformları kendisi için yapmalı

Siyaset bilimci Akgönül, 2009`da Türkiye`nin AB üyeliğine açıkça karşı çıkılması sonucunda, şimdiye kadar Amerikan deyimi ile, carrot (havuç) and stick (sopa) politikası ile yürütülen AB müzakerelerinde Türkiye`nin azminin kaybettiğinin bir gerçek olduğunu söyledi. Akgönül, Türkiye`nin Avrupa Konseyi`nin kurucu üyesi olduğundan beri, yani 1949`dan beri, kaderinin Avrupa`da olduğunu söyledi. Akgönül, müzakerelere devam edilmesi gerektiğini ve Türkiye`nin AB istiyor diye değil, kendi ilkeleri, kendi değerleri olduğu için AB uyum reformlarını gerçekleştirmesi gerektiğini açıkladı. Akgönül, insan hakları, ifade özgürlüğü, uzun tutukluklar ve yerel yönetimler gibi konularda bir an önce reformların Türkiye`nin kendi geleceği için yerine getirilmesi gerektiğine inandığını dile getirdi. Akgönül, Türkiye kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi`nin insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerine, yani kendi ilkelerine sadık olmalı diyerek sözlerini noktaladı.


 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 11, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , ,

Salom

Maya takvimine göre

Tilda LEVI

Şalom, 28/12/1911

« Kimse azınlık olmak istemiyor.” 20 Aralık 2011 tarihli Milliyet Cadde’de böyle çarpıcı bir başlığa rastladım.. Strasbourg Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Samim Akgönül‘Azınlık’ adlı bir kitap yayınladı. Söyleşiyi gerçekleştiren Neşe Mesutoğlu. Akgönül, “Kanımca azınlıkların İstanbul’un İstanbul olmasına yaptığı katkı baş tacı edilmeli” diyor. Bugüne dek, konuyla ilgili çok yayın okudum, ama bu denli açık ve net ifadelere hiçbir yerde rastlamadım. Kitabı henüz edinmedim. Ancak ilgilenenler için, kitap ‘bgst Yayınları’ndan çıktı. Bu çok seviyeli söyleşiyi paylaşmak istiyorsanız, Milliyet Cadde arşivine girin.

Söyleşide, Soli Özel’in de çok kültürlülük hakkında görüşlerine yer verilmiş. Gerçekten ilginç. Zira konu nostaljiden çıkıp günümüze uyarlanabilirliği ile ilgili doğrular peşinde.

Gazetedeki resme baktığımda Akgönül, hayli genç bir öğretim üyesi. Merakımı gidermek için Google’a girdiğimde  hoş bir sürprizle karşılaştım. Güncel Hukuk Dergisi’nde gazetemiz yazarlarından Av. Rita Ender ile ortak yazılmış makalelerine rastladım.

Devami : http://www.salom.com.tr/news/detail/22281-Maya-takvimine-gore.aspx

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 29, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Les hackers nationalistes turcs à l’assaut du web français

Les hackers nationalistes turcs à l’assaut du web français

Ces pirates informatiques, qui revendiquent sans ambage leur appartenance aux milieux nationalistes, entendent protester contre le vote de la loi pénalisant la négation des génocides.

Le Figaro, 27/12/2011

Depuis ce week-end, le site du Sénat, de certains parlementaires et de blogs arméniens ont été victimes d’attaques informatiques. Ces dernières sont l’oeuvre de hackers turcs, le plus souvent nationalistes, qui protestent contre le vote de la loi pénalisant la négation des génocides, dont celui perpétré en Arménie en 1915.

Les attaques des sites de parlementaires et de blogs arméniens ont clairement été revendiqués par deux groupes (GrayHatz et Millikuvvetler) ainsi que quelques hackers indépendants. Ces pirates ont procédé à un défaçage, c’est-à-dire le remplacement de la page d’accueil d’un site Internet par une autre. En se rendant sur le site de la députée UMP Valérie Boyer, l’internaute pouvait lire un texte en turc et en anglais signé GrayHatz, surmonté d’un grand drapeau turc. Les hackers dénoncent un texte électoraliste en vue d’obtenir les voix de la diaspora arménienne de France pour les élections présidentielle et législative. L’attaque a été annoncée dimanche à 0h50 sur les forums du groupe.

GrayHatz n’en est pas à son coup d’essai. Selon le site spécialisé Zone-H, qui répertorie les attaques informatiques, le groupe turc s’est rendu responsable de plus de 250 attaques, majoritairement des défaçages, depuis 2006. Le Nouvel Observateur affirme que les membres de GrayHatz sont liés au groupe turc Akincilar, qui avait revendiqué en novembre dernier l’attaque du site de Charlie Hebdo après la sortie de son numéro «Charia Hebdo».

Des hackers possiblement liés à l’attaque du site de Charlie Hebdo

Akincilar, nom de légendaires cavaliers ottomans, se présente comme un groupe de «cyber-guerriers» défendant les valeurs de l’islam, mais également les intérêts turcs. Ils attaquent ainsi régulièrement des sites et médias favorables au Parti des travailleurs du Kurdistan (PKK), en lutte armée contre Ankara. Plusieurs sites israéliens ont également subi leurs foudres en 2010 après l’arraisonnement par Tsahal d’une flottille humanitaire se dirigeant vers Gaza, qui avait coûté la vie à neuf activistes turcs. Zone-H répertorie près de 7000 attaques revendiquées par ces hackers depuis 2010.

Le groupe Akincilar a prévenu Le Nouvel Observateur le 21 décembre de l’imminence d’attaques contre des sites français. «Nous avons pris connaissance de l’absurdité de [la loi française]. Il n’y aura pas d’absolution», stipulaient les hackers. Dans la nuit du 24 au 25 décembre, le groupe a promis au Nouvel Observateur de «pirater tous les sites web des députés français» et de compiler sur un site spécifique l’ensemble de leurs attaques ainsi que celles de «leurs amis» de GrayHatz.

«Bons petits soldats du nationalisme turc»

D’autres hackers turcs se sont également joints aux attaques. Le site du député UMP de la Côte-d’Or Bernard Depierre est actuellement défacé par un certain Atess, proclamant faire partie de la «cyber-armée turque». Interrogé par Le Bien Public, le député affirme ne «pas comprendre cette action», «surtout que je n’ai pas participé à la session de jeudi concernant le vote sur les génocides». Le groupe de pirates nationalistes Millikuvvetler a lui revendiqué sur Cyberhaber l’attaque d’une centaine de domaines français. CyberHaber évoque également les actions des hackers SaMuRa!, ZoRRoKiN et Black-Box, qui s’en sont pris ce week-end à plusieurs sites français dont ceux des municipalités de Rouillon et Cabannes.

 

Copie d'écran
Copie d’écran

Le Monde attribue quant à lui l’attaque du site du Sénat au hacker turc Iskorpitx. Un message attribué à ce dernier a été publié dans les commentaires du blog du journaliste Guillaume Perrier, correspondant du journal en Turquie, le 25 décembre à 12h35. Iskorpitx, 50 ans, est responsable de près de 500.000 attaques depuis 2003. Son plus grand fait d’armes est le défaçage simultané de 21.549 sites web. Pourtant l’attaque du Sénat ne porte pas sa marque habituelle. Iskorpitx remplace généralement la page d’accueil du site attaqué par une grande page noire, illustrée par un drapeau turc frappé du visage de Mustafa Kemal, et signée «by Iskorpitx (turkish hacker)».

Le site Slate s’était penché en novembre sur ces hackers , «bons petits soldats du nationalisme turc». «Tout ce qui est présenté comme danger ou menace pour les intérêts de la Turquie constitue une cible potentielle: les sites arméniens et kurdes (c’est le penchant nationaliste des pirates), les sites qui insultent l’islam (leur penchant conservateur), les sites américains (leur penchant anti-impérialiste)», explique le pure-player. Pour l’historien et politologue Samim Akgönül, interrogé par Slate, «on assiste à la répercussion dans le monde virtuel de l’idéologie de synthèse turco-islamique (…) S’il est dit que c’est contraire à l’Etat turc, à la turcité et/ou à l’islam, c’est qu’il faut le détruire».

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 28, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , ,

Varolmanın dayanılmaz gayrimeşruluğu

Varolmanın dayanılmaz gayrimeşruluğu

Samim Akgönül

Radikal, 29.10.2006

Azınlık yaratılır, kendiliğinden doğmaz. Ya önce sayısal olarak azlaştırılır bir grup, katliamlarla, sürgünlerle, mübadelelerle ve daha sonra kalanlar hakim grup tarafından azınlıklaştırılır, ezilir, haklarından mahrum edilir ya da bir grup kaçar bir memleketten, savaşlardan, baskılardan, fakirlikten, katliamlardan. Ve gelinen memleketin ‘sahipleri’ tarafından azınlıklaştırılır, ezilir, haklarından mahrum edilir. İki durumda da, çoğunluk, toprak parçasında meşru hakkı, her hakkı olduğunu düşünen topluluk, azınlığı, az olanı, orada eğreti görür. Ve çoğunluk azınlıktan sürekli sadakat belirtisi ister, ispat ister, hatta kendi bireylerinden istemediği kadar sadakat bekler. Ta ki azınlık çoğunluğun isteğine uyup kendi kimlik imlerini bırakana kadar. Ama gene de yaklaşamaz çoğunluğa. Çünkü yakın başkalık, yakındaki başkalık çok korkutur çoğunluğu, gayrimeşru saydığı bireyleri içine almak istemez, kaybolmaktan korkar, bozulmaktan, dejenere olmaktan. Ve istifler kendine yaklaşanları, iter azınlığın içine, azınlık artık kabul etmese de.
Azınlık değiller

Ermeniler Fransa’da azınlıktadırlar ama artık azınlık değiller, çünkü Fransa’da varolma meşruiyetini sonunda elde ettiler. Bu meşruiyet iki günde de elde edilmedi Marsilya’da ezildiler, Lyon’da ezildiler, Paris ve çevresinde ezildiler. Varolmak için tutunacak dalları fazla yoktur. Her azınlık gibi iki bacağa yüklenirler: Dil ve din. Ama bu iki bacağın basacağı zemin, yani anavatan, hayali de olsa bir anavatan yoktur. Sovyet Ermenistan’ına Stalin’in sirenlerine kapılıp gidenler kös kös geri döndüler. Anavatan belki Türkiye’dir ama bunu da kendilerine itiraf etmek zordur. Fransa Ermenilerinin Ermeniliklerini taşıyan anavatan ‘soykırım’dır. Bu kelime, bu hafıza, bu trajedi anavatan oldu ve olmaya da devam ediyor. Nasıl İsrail siyonizmin yaratılması gereken ütopyasıysa, soykırım da Ermenilerin yaratılması gereken ütopyasıdır, ‘yoksa yokuz’u. Üstüne basılan zemin. Milletler zaferlerin üzerine inşa edilirler, kahramanlıkların, kazanımların. Ama bir o kadar da kayıpların, travmaların, trajedilerin üzerine. Bu Türkler için de geçerlidir, Ermeniler için de, Yunanlılar için de geçerlidir, Fransızlar için de.

Artık Ermeniler Fransa’da azınlık olmadıkları için, toplumun meşru parçası olarak görüldükleri için Fransız toplumu, bilgili ya da bilgisiz, art niyetli ya da hümanist, bu parçayla kader, dava birliği yaptı. Fransız Parlamentosu’ndan çıkan komik, ironik yasa sadece güncel, seçim yatırımı değildir, toplumun içine işleyen bir inancı temsil eder.

Fransa’da Türkiyeliler de vardır, kendilerini Kürt kabul edenler, Türk kabul edenler. Sayıları aşağı yukarı Ermenilerle aynı, 500 bin civarında. Ama Fransa’da Türkler hem azınlıktadırlar hem de azınlık. Çünkü varlıkları çoğunluk tarafından kabul edilmedi henüz. Çifte eğretidirler çoğunluğun gözünde, zira bir yandan Türktürler, -Türküm demeseler de- çoğunluğun gözünde Türktürler ve Fransız kamuoyunda Türklük Avrupa kimliğinde gayrimeşrudur. Müslümandırlar diğer yandan, Müslüman olmasalar da, Müslümanım demeseler de Müslümandırlar ve Fransız kamuoyunda, Batı kamuoyunda Müslümanlık Batı kimliğinde gayrimeşrudur. İşte bu yüzden de Türkler, Türkiyeliler Fransa’da azınlıktır, meşruiyetlerini henüz elde edemediler. Çünkü Fransız ulus-devleti bir tepki dönemine girdi. Bu tepki ulus-devletin kaybolmasından, mengenenin iki ucu arasında ezilmesinden duyulan korkudan doğan bir tepkidir. Bir taraftan ulus üstü kurumlar Fransa egemenliğini tırtıklıyor hissi var, -ki Avrupa Anayasası projesinin reddi bu korkudan doğdu, diğer yandan ulus altı öğeler, bölgeler, azınlıklar, cemaatler teker teker kısmi özerklik istiyor, hak talep ediyor ve yavaş yavaş elde ediyorlar. Ulus-devlet savunma söylemini geliştirir, Fransa içindeki bütün sosyal sorunlar bir taraftan Avrupa komisyonuna yüklenir ve Avrupa fikri günümüzde Fransa’da ‘moda’ bir fikir değildir, diğer taraftan bütün sorunlar, işsizlikten emniyetsizliğe, emeklilik yaşından sosyal sigortaya bütün sorunlar etnikleştirilir ve hatta dinselleştirilir. Ve bu söylem azınlık yaratır. ‘Azınlık olmasın’, ‘azınlık yoktur’ söyleminin altında azınlık yaratıyor. Milliyetçilik Türkiye’de olduğu gibi Fransa’da da, aynı şifrelerle, aynı kurallarla yürürlükte, yürüyor. Çünkü sınıfsız ulus yaratma iddiası, çekmeceli toplum yaratma felaketine yol açıyor. Milliyetçilik globalleşirken, demokratlık, sosyal demokratlık, hümanist demokratlık glokalleşiyor, küresellikten çıkıp yerelleşiyor, hümanist soldayım diyen siyasi akımlarda bile haklar konusunda, egemenlik konusunda, yerel söylem, yerli söylem küresel söylemin yerini alıyor.

Halbuki Fransa’daki Türk bakkalla, Ermeni bakkalın ve Fransız bakkalın kaderi aynıdır. Halbuki Türk işçiyle, Ermeni işçinin ve Fransız işçinin kaderi aynıdır. Halbuki çoğul aidiyet, hem Fransız hem Ermeni olmak, hem Fransız hem Türk olmak, hem Türk hem Kürt olmak, hem Türk hem Ermeni olmak insanın doğasında vardır. Hâlbuki kimlik dil gibidir, sünger gibi emen, alan, veren, senkretik. ‘Hâl’in Arapça, ‘bu’nun Türkçe, ‘ki’nin Farsça olduğu gibi. Halbuki. Bireysel kimlik tek tanrılı din gibi kıskanç değildir. Hem Hıristiyan hem Müslüman olabilmeyi kabul etmez, edemez dogma. Milliyetçilik de hem Türk hem Ermeni olmayı, hem Fransız hem Türk olmayı kabul edemiyor. Halbuki!

Revaçta olan Türk, Fransız ya da Ermeni olmak değil, bir şeyin ‘ci’si olmak, Türkçü olmak, Ermenici olmak, Fransızcı olmak. Bu Türkiye’de de geçerli. Birbirlerine nanik yaparak Türkiye’deki Türkçüler ve Fransa’daki Fransızcılar aynı yoldan gidiyorlar. Sarkozy, De Villiers, Le Pen rüzgarında Fransa’da Fransızcı olmayan Fransız olmak zor. Ama varlar, bazıları Fransız, bazıları Türk, bazıları Ermeni. Daha çok beraber olacaklar, olmalılar. Fakat ‘ci’ler azınlık yaratıyorlar. Azınlık yoktur diye bağıra bağıra. Ve yarattıkları azınlıklara grup haklarını vermiyorlar.

Türkiye’de bir Ermeni azınlığı var. Hukuken azınlık oldukları için değil, azlaştırılmış ve azınlıklaştırılmış oldukları için. Ve Türk kamuoyunda Ermenilerin varlığı gayrimeşrudur, eğretidir, olsa olsa müsamaha edilmektedir. Hak vermek, kimlik savunmak, başkalık savunmak tehlikelere yol açar diye düşünülür. Şimdi bunu verirsek ileride şunu da isterler denir. Bir « biz » vardır bir de « biz olmayanlar », bu konuda en ufak bir şüphe bile yoktur, tartışılması yasak düşünülmesi dahi tehlikelidir.

Ve Türkiye Ermenileri, Fransa Ermenilerinin kendileri için yarattığı kavramsal ‘anavatan’dan yoksundur. Çünkü yasaktır. Nasıl Fransa’da Ermenilere soykırım vardır demeyi yasaklamak komikse, nasıl Fransa’da Türklere soykırım yoktur demeyi yasaklamak iğdiş ediciyse. Türkiye’de de vardır, yoktur, biraz vardır vs. demeyi yasaklamak o kadar anlamsız. Bu yol aynı yol, paranoyanın globalleşmesi. Düşüncenin glokalleşmesi.

Türk Ceza Kanununun 301. maddesi Türklüğe hakareti cezalandırıyor, neyin hakaret olduğunu belirtmeden. Madem Türkiye vatandaşı Ermeniler vardır, Rumlar vardır, Kürtler vardır, o halde aynı madde Ermeniliğe hakareti, Rumluğa hakareti, Kürtlüğe hakareti de yasaklamalıdır, ki bunun sonu yoktur. Ya da söz serbest bırakılmalı, bireylere ve gruplara güvenilmeli. Devlet Bahçeli, Deniz Baykal, azıcık da ucundan son zamanlarda Tayyip Erdoğan’ın rüzgarında Türkiye’de Türkçü olmayan Türk olmak zor. Tıpkı Fransa’da gibi. Ama varlar, Türkçü olmayan Türkler de var, Kürtçü olmayan Kürtler de, Ermenici olmayan Ermeniler de. Ve Fransa’da olduğundan daha çok beraberler, kader birliğini anlamış bir yürüyüşteler. Grupların haklarını savunmanın bireyleri silmeyeceğini anlamış bir duruştalar. Ve birey özgürlüklerinin grupları yok etmeyeceğini. İşte bu işbirliğinden, Türkiye de toplum millet sisteminden özgürlükçü demokratlığa geçebilir. Fransa -şimdilik- tam ters yolda.

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 26, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :