RSS

Archives de Tag: salom

“Sizi korumaya alan, bir gün korumaya almamaya karar verebilir”

“Sizi korumaya alan, bir gün korumaya almamaya karar verebilir”

Samim Akgönül ve Pınar Kılavuz Ekerbiçer

Salom, 01.06.2016

salom

Yakında piyasalarda olacak Savaş Çoban editörlüğünde hazırlanan ‘Muhalefet ve Medya’ kitabı için tez öğrenciniz Süheyla Yıldız ile birlikte ‘Muhalif Medya, Azınlık Gruplar ve Kimlik Haberciliği’ isimli bir makale yazdınız. Bu çalışma için nasıl bir metodoloji belirlediniz?

Birincisi bu bir hissimdi, ‘sosyolog hissi’ diyebilirim. Azınlıkların kendilerini ifade şekillerini ben üçe ayırıyorum. Bu üçe ayırdığım şekliyle bakmaya çalıştım olaya. Birincisine, ‘Pasif ifade’ diyorum. ‘Pasif ifade’, azınlık bireylerinin, yani bir çoğunluğun içerisinde herhangi bir şekilde farklı olan bir grubun kendisini doğal hayatta ifadesi. Dili kullanma, isim verme, yer isimleri gibi. Eğer bu ‘pasif ifade’ye bir tepki gelmezse, pasif ifade ‘pasif ifade’ olarak kalıyor ve azınlık da aslında sosyolojik olarak azınlık statüsünden de çıkıyor. Azınlık statüsünün en önemli kriteri baskı görmek. Eğer pasif ifade herhangi bir tepkiyle karşılaşmazsa, bu normalleşmiş demektir, içselleştirilmiş demektir, meşrulaşmış demektir ve eğer bir grup meşrulaşmışsa artık azınlık değildir. Fakat eğer buna bir tepki gelirse, çoğunluktan bir tepki gelirse – örneğin isim dayatmaları olursa, dil yasaklanırsa – bu sefer azınlık aktif, etkin bir ifade kullanıyor; tam aksine dilini savunmaya başlıyor, görünümünü savunmaya başlıyor, özellikle isimleri kullanıyor, toplumsal çerçevede kendini göstermeye çalışıyor. Türkiye toplumu gibi henüz ‘yetişkin’ olmamış toplumlarda, bu etkin, aktif ifadeye de bir itiraz var. Hem devletten bir tepki var, hem ulusalcı, milliyetçi çevrelerden… Bu tip durumlarda azınlıkların ifadesi de reaktif oluyor, artık bu bir tepkisel hal alıyor. Her şey daha da çok bileniyor, her şey bir sembol haline geliyor; isim sembol haline geliyor, bir dilin kullanılması sembol haline geliyor ve uğruna savaş verilen bir şey haline geliyor. Bu üç kavramın çerçevesinde de Türkiye’de azınlık meselelerinde nasıl bir ifade, nasıl bir ‘kimliklenme’ dinamiği içerisinde olduğuna bakmaya çalıştık. Süheyla, Agos ve Şalom gazetelerini aldı, ben daha çok teorik çerçeveyi çizdim. Türkiye’deki Ermeni ve Yahudi azınlığının birçok benzerlikleri ve birçok farkları var. Bu iki tarafın farklılık ve benzerliklerini söylemlerden analiz etmeye çalıştık. Bence fena bir yazı da olmadı, bakalım çıktığı zaman kitabın içinde nasıl olacak?

Makalenin, Galatasaray Üniversitesinde gerçekleşen tanıtım toplantısını nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanlar bu konuyla ilgili miydi?

Evet, insanlar ilgili. Bunun iki sebebi var: Birincisi, Türkiye’de, özellikle İstanbul’da yani metropolde, 1990’ların ikinci yarısından itibaren Müslüman olmayan gruplar tekrar keşfedildiler. Yoktular, birden keşfedildiler. Bunun birçok sebebi olabilir; 90 sonrası Soğuk Savaş’ın bitmesi, kimliklerin canlanması gibi. Fakat kanımca bunun çok ‘sinik’ bir sebebi var. Türkiye’de, İstanbul’da burjuvazinin, 90’ların ikinci yarısından itibaren yeni bir ötekiyle karşılaşmış olması. Yani meşrulaşmamış bir ötekilik, o da Kürt ötekiliği. Eğer azınlıklarla ilgili literatürün kronolojisine bakarsanız aynı anda başka bir kronoloji daha var. “İstanbul büyük bir köy oldu, İstanbul’da yaşamasını bilmiyorlar, köyden geldiler” söylemleri var. Ve yeni gayrimeşru başkalık; eskiden gayrimeşru olan başkalığı birden meşrulaştırdı. Aynı anda başka bir literatür başladı: “Gökkuşağının kaybolan renkleri, Beyoğlu’na kravatsız giremezdik, ah Rumlar, ah Ermeniler, ah Museviler, ne güzeldi bütün bunlar şimdi ne hale geldik” denmeye başlandı. Bu aslında yeni Kürt başkalığını gayri meşrulaştırmak içindi. Eskiden aynı insanların babaları Yahudilere, Rumlara ve Ermenilere de karşıydı. Çok yüzeysel bir söylem başladı. Bu bir folklor söylemi. Aslında bir de burada sayı meselesi de var. Türkiye’de artık Müslüman olmayanlar tehlike arz edemeyecek kadar azaldı!

Bu ilginin bir başka nedeni ise, son 10-15 senedir, Agos’un verdiği rüzgârla beraber, Türkiye’de Müslüman olmayan azınlıklara ait gençlerin, bireylerin de konuşmaya başlamış olması. Hak talep etmeye başladılar, kendilerini göstermeye başladılar, yukarıda değindiğim tepkisel ifadeyi kullanmaya başladılar. Hrant Dink’in öldürülmesi gerçek bir kırılma noktası oldu. Tabii ki Agos’un kendi söylemi var, fakat Dink’in görünür olması ve arkasında başka bir, azınlık dışı bir toplumun lokomotifi haline gelmesi azınlık bireylerine bir cesaret verdi. Bu yüzden de bir ilgi oldu.

Fakat ben bu ilgide sağlıksız bazı şeyler de görüyorum. Geçtiğimiz senelerde Taraf Gazetesinde ‘Azınlık Haklarını Kaldırın’ diye bir yazı yazmıştım (05 Mart 2012, Taraf). Bence şu anda tekrar azınlıkları azınlıklaştırma sürecindeyiz. Yani azınlığa ait olan bireyleri, birey, vatandaş, yurttaş, herhangi biri olarak değil, bir azınlığın parçası olarak görüyoruz. Yani kimliklenmek böyle bir şey. İnsanlar kimliklenirken, kimliklerini öne çıkartırlar, kişiliklerini değil. Çok değerli bir arkadaşım var, Türkiye’nin önemli felsefecilerindendir, Besim Dellaloğlu… Galiba ‘Romantik Muamma’ kitabında yazıyor, “Kimlik, kişiliğe rağmen inşa edilen bir şeydir.” Doğru ama kişilik de kimliğe rağmen inşa edilen bir şeydir. Yani kimliğinden özgürleşip ‘ben’ olabilmek, birey olabilmektir. Şu anda bu birey olabilme periyodunun gerisine düştük gibi geliyor bana. Yani her şeyimiz artık bir kimlik enflasyonu içerisinde. Her tanıştığımız insanın ait olduğunu düşündüğümüz gruba göre değerlendirme içerisindeyiz. Bu kimliklenme bir taraftan paradoksal olarak iyi bir şey, diğer taraftan da insanların bireyselleşmelerine engel olan bir şey. Muhalif basın ne demek? Kime muhalif? Acaba Şalom gazetesi, Yahudi cemaatinin liderlerine, örneğin Hahambaşılığa muhalefet yapıyor mu? Kendi içerisinde bir muhalefet yapıyor mu? Agos gazetesinde dahi, Ermeni Patrikhanesine ya da Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine bir muhalefet var mı? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Yahudilerin hepsi aynı mı? Yok mu bu insanların solcusu, sağcısı, genci, yaşlısı, iyisi, kötüsü? Azınlığa ait bireyler herhangi bir toplumda kötü olma hakkını kazandıkları zaman azınlık olmaktan çıkarlar. Ne demek kötü olma hakkı? Kötü olmak demek bireyin yarattığı bir durum. Kötü olabiliyorsan ve kötü olurken de “Bu Yahudi o yüzden kötü” denmiyorsa bireyselleşme olur. Türkiye’de hâlâ ‘millet’ sistemi taş gibi ayakta, bu sistemin algılamaları taş gibi ayakta ve iktidarla ve çoğunlukla ilişkilerde hâlâ bir cemaat, bir grup, bir azınlık olarak hak aranmakta. Bireyselleşmek çok zor. O yüzden de bu son süreci çok iyi bir süreç olarak görüyorum. Aynı zamanda paradoksal olarak da biraz tehlikeli bir süreç olarak görüyorum. Çünkü yurttaş olmanın, birey ve vatandaş olmanın önünde bir engel olarak görüyorum. Cemaatlerin kimliklerinin bu kadar altının çizilmesini, bu kadar göze sokulmasını bir tehlike olarak görüyorum. Bu alt çizmeyi aslında İslamcı hükümet yapıyor, çünkü İslamcı hükümet, İslamist bir bakış açısıyla tabii ki bir zimmi, koruma altına alınmış misafirler olarak bakıyor azınlıklara. Ama işin ilginç tarafı böyle davranırken de bir takım şeyler de veriyor. Vakıfların mallarının kısmen iade edilmesi, Edirne Sinagogunun açılması vs. Böyle olunca da elbette azınlıkların ileri gelenlerince bu iyi bir şey olarak kabul ediliyor; bu hatalı bir şey. Bunlar tabii ki çok iyi şeyler, yanlış anlaşılmak istemiyorum. Bunu yaparken aslında bu söylemi, ‘koruma altında olma’ söylemini pekiştiriyorlar. Bu bir tuzak, İslamcıların kurduğu bir tuzak: “Biz sizi dinsel olarak ele alalım, dinsel olarak sizi korumaya alalım” diyorlar, ama şunu unutmamak lazım, sizi korumaya alan bir gün korumaya almamaya karar verebilir.

YAZININ TÜMÜ

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le juin 2, 2016 dans Media

 

Étiquettes : , , ,

Eşit vatandaşlık vurgusu -2

Eşit vatandaşlık vurgusu -2

Şalom, Başyazı

Yakup Barokas

06 Haziran 2012

 

‘Eşit vatandaşlık vurgusu’ başlıklı yazımda görüş belirtmeden Strasbourg ve Yeditepe Üniversiteleri öğretim üyesi Prof. Dr. Samim Akgönül’ün Taraf Gazetesi’nde yayımlanan ‘Azınlık haklarını kaldırın’ başlıklı makalesinden yola çıkarak ‘gerçekten azınlık olmak azınlıklara zarar mı vermektedir?’, ‘Eşit vatandaşlık talebi azınlık hakları ile çelişmekte midir?’, ‘Azınlıklara pozitif nitelikte kolektif haklar tanınabilir mi?’ gibi bazı soruları gündeme getirmiştim.

Bir okur özetle şöyle yazıyor: “Evet, eşit olmak istiyoruz. Ne eksik ne de fazla! Ancak uygulamada bu böyle değil. Diğer yandan, biz Türkiye Yahudileri çoğunluktan sadece dinimizle değil, kültürel mirasımızla da farklıyız ve bu farklılığımızı yaşamaya devam edebilmek istiyoruz. Bu farklılığımızın bir temsil gücü olabilmeli mi, olamamalı mı? Geniş toplumla olan farklılığımız sadece ibadet ve gömü ile mi sınırlandırılmalıdır? Diğer bir deyişle toplumumuz sadece Hahambaşı tarafından temsil edilebilecek dinsel bir grup mudur? Laik bir temsil gücü olabilirse bu ‘kolektif’ bir statü çerçevesinde olabilmeli mi, olamamalı mı? ‘Kolektif statü’ yani ‘tüzel kişilik’ azınlıklara bireyin ötesinde grup hakları tanır mı, tanımaz mı?”

Yazımdan dolayı teşekkür eden Prof.Dr. Samim Akgönül ise şu notları düşüyor e-posta mesajına: ‘Temsiliyet: evet, dinsel statü: evet; sivil statü: evet; tam eşit vatandaşlık: evet; azınlık statüsü (ikinci sınıf vatandaşlık + ezilme potansiyeli): Hayır.’

Türkiye Yahudileri gerçekten kültürel mirasları ile de mi farklıdırlar ? Kültürel miras dediğimiz nedir? Ben sadece Türkiye’nin kültürel değerleri ve mirası ile değil, aynı zamanda İstanbulluluk, ada kültürü ve daha pek çok değer ve kültür ile yoğrulmuşum. Yahudiliğin bu bileşimde  önemli bir unsur olduğu tartışılmaz. Hatta bu bakış açısının oldukça da bireysel olduğu kanısındayım. Cemaatte görev yapan belli bir kitle için farklı bir değerlendirmede bulunmak olası iken cemaatten kopuk yaşayan bir kitlenin bir bölümünün Yahudiliğini sadece düğün, bar-mitzva, gömü gibi vesilelerde anımsadığı da söylenebilir.

 ‘Biz neyiz?’ sorusuna doğru bir tanımlamadan yola çıkarak ve tüm sorunsalar üzerinde enine boyuna tartıştıktan sonra önceliklerimizi belli bir doğrultuda belirlemede belki yarar vardır.

Her halükarda bir takım haklar ve belli bir statü arayışında isek pozitif ayrımcılık kavramının, özel bir statü ve imtiyazlar yaratmak manasına gelmediğini, aksine gerçek anlamda eşit vatandaşlık anlayışının doğal bir sonucu olduğunu her fırsatta vurgulamalıyız.

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 13, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , ,

Eşit vatandaşlık vurgusu

Eşit vatandaşlık vurgusu

Yakup BAROKAS

Basyazi

Salom 23/05/2012

 

Türk Musevi Cemaati Başkanı olduğu 2009 yılında Silvyo Ovadya, Sabah Gazetesi’nde yayımlanan söyleşide; “Bizim en büyük sorunumuz, kimlik sorunudur; hâlâ Türk kabul edilmeme sorunumuz var. (…) Ne pozitif ne negatif, hiçbir ayrımcılık istemiyoruz! Biz, eşit haklara sahibiz, her türlü haktan eşit olarak faydalanmak, eşit olarak görevlerimizi yapmak istiyoruz,” demekteydi.(3.Haziran.2009).

Ovadya’nın; “Hoşgörü değil, eşit vatandaşlık” şeklinde özetlenebilecek bu söylemi o dönemde oldukça cesur bir davranış olarak karşılandı ve ezber bozan açıklaması giderek cemaat kademelerinde benimsenir oldu.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e azınlıklar tarafından sunulan yeni Anayasa’ya ilişkin önerilerin arasında; devletin farklı inanç gruplarını, kamu tüzel kişiliği olacak şekilde tanıması da yer almaktadır.

Konunun son derece karmaşık olduğunun bilincindeyim. Acaba farklı inanç grupları için tüzel kişilik talebi ‘eşit vatandaşlık’ istemi ile ne denli örtüşmekte veya çelişmektedir?

Azınlık olgusuna sosyolojik açıdan bakılığında ‘bir toplulukta sayısal bakımdan az ve çoğunluktan farklı özelliklere sahip grup’ şeklinde tanımlandığını görmekteyiz. Bu farklılık etnik, dini veya dilsel açıdan olabilmektedir. Yahudilerin farklılıkları dinseldir.

Hukuki açıdan ise devletlerin üzerinde uzlaştığı ortak bir tanıma rastlanmamaktadır. Birleşmiş Milletler çerçevesinde yaşanan gelişmeler göz önünde tutulduğunda 1976’da yürürlüğe giren Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde; etnik, dilsel ya da dinsel azınlıkların kendi kültürlerini yaşama, kendi dinlerini ifade etme ve kendi dillerini kullanma haklarından yoksun bırakılamayacakları belirtilmektedir.

1990 sonrasında azınlıklarla ilgili savaşların patlak vermesi üzerine de AGİT kapsamında düzenlenen çerçeve anlaşmalarında azınlıklara ait kişilere benzer bireysel haklar öngörülmüştür. Bunlar ayırımcılığı yasaklayan ve bir ülkedeki bütün vatandaşlar arasında eşitliği öngören ‘bireysel’ haklardır. Diğer bir deyişle tanınan bu haklar ‘azınlık hakları’ değil, azınlık mensuplarına tanınmış haklardır. Azınlıkların kolektif hakları yoktur.

Türkiye’de azınlık denince akla ya geçmişte olduğu gibi salt ‘gayrimüslimler’, ya daha duyarlı olmak için kullanılan ‘farklı din ve inanç grupları’ ve her halükarda Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler akla gelmektedir.

Azınlıklara pozitif nitelikte kolektif hakların tanınması sadece eşit vatandaşlık yönünde talebi olan ve azınlık psikolojisinden kurtulmaya çalışan bireyi tersine olumsuz yönde etkileyecektir. Çünkü kolektif hak bireyi azınlığın içine gömer, toplumun bütününden soyutlaştırır.

Öyle ise tüzel kişiliği bulunmayan cemaatlerden söz edilebilir mi? Edirne 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını onaylayan Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 21.06.1999 tarihli kararında şöyle denmektedir: “Musevi Cemaati, Türkiye genelinde bilinen topluluklardan olup, Türkiye Hahambaşılığı tarafından temsil edilmektedir. Tüm Musevi Cemaatleri Türkiye Hahambaşılığına tabidir.

Kararın yer aldığı ‘Son Yasal Düzenlemelere Göre Cemaat Vakıfları’ adlı eserlerinde Av.Yuda Reyna ve Av.Ester Zonana Yargıtay’ın bu kararına göre; Hahambaşılığı bir kişiye has bir mevki olarak görmek yerine, bir makam olarak kabul etmekte ve Musevi Cemaatinin temsil yetkisinin Hahambaşılığa verilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Aynı görüşün diğer dini azınlıklar için de geçerli olacağı açıktır.

Strasbourg ve Yeditepe Üniversiteleri öğretim üyesi Prof.Dr.Samim Akgönül’ün Taraf Gazetesi’nde yayımlanan ‘Azınlık haklarını kaldırın!’ başlıklı makalesinde şu görüş ileri sürülmektedir: “Günümüzde, kanımca azınlık kavramının hem hukuktan, hem de toplumsal algılamadan çıkarılma zamanı gelmiştir. Zira azınlık olmak azınlıklara zarar vermektedir. Başka hukuki ve toplumsal bağlamlarda azınlıkların eşit vatandaş olmalarını sağlayan azınlık kavramı, son derece kirlenmiş olduğu Türkiye’de bu görevini yerine getirememektedir” (05.03.2012).

 Bir dokun bin ah işit misali belki de en iyi çözüm çözümsüzlük mü diye düşünmeye başlıyorum (?..)

Eşit vatandaşlık tartışmasız en doğal talebimiz olmalıdır. Ancak bunun yanı sıra geçmişin üzücü uygulamalarının izlerinin silinmesi, yanlış tanımlamalardan kaçınılması ve doğru algıların oluşturulması yönünde en üst düzeyde bir çaba gösterilmelidir

 
Poster un commentaire

Publié par le mai 23, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

Salom

Maya takvimine göre

Tilda LEVI

Şalom, 28/12/1911

« Kimse azınlık olmak istemiyor.” 20 Aralık 2011 tarihli Milliyet Cadde’de böyle çarpıcı bir başlığa rastladım.. Strasbourg Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Samim Akgönül‘Azınlık’ adlı bir kitap yayınladı. Söyleşiyi gerçekleştiren Neşe Mesutoğlu. Akgönül, “Kanımca azınlıkların İstanbul’un İstanbul olmasına yaptığı katkı baş tacı edilmeli” diyor. Bugüne dek, konuyla ilgili çok yayın okudum, ama bu denli açık ve net ifadelere hiçbir yerde rastlamadım. Kitabı henüz edinmedim. Ancak ilgilenenler için, kitap ‘bgst Yayınları’ndan çıktı. Bu çok seviyeli söyleşiyi paylaşmak istiyorsanız, Milliyet Cadde arşivine girin.

Söyleşide, Soli Özel’in de çok kültürlülük hakkında görüşlerine yer verilmiş. Gerçekten ilginç. Zira konu nostaljiden çıkıp günümüze uyarlanabilirliği ile ilgili doğrular peşinde.

Gazetedeki resme baktığımda Akgönül, hayli genç bir öğretim üyesi. Merakımı gidermek için Google’a girdiğimde  hoş bir sürprizle karşılaştım. Güncel Hukuk Dergisi’nde gazetemiz yazarlarından Av. Rita Ender ile ortak yazılmış makalelerine rastladım.

Devami : http://www.salom.com.tr/news/detail/22281-Maya-takvimine-gore.aspx

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 29, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Yeni Agos Yazısı

Tekilleşmek ve Bireyleşmek

Agos, 16 Temmuz 2010

Samim Akgönül

Lafı dolandırmadan itiraf etmeliyim. Gazze’ye giden gemiye İsrail saldırısı olup Türkiye’de dinci/ulusalcı/miliyetçi bir heyezan havası oluştuğunda, İsrail’e karşı görülmemiş ölçüde sert bir dil kullanılmaya baslandığında, ve İsrail ile Yahudilik dini bir tutulup Tevrat’tan cümleler savrulmaya cür’et edildiğinde aklıma ilk gelen şey bir « Şalom » gazetesi almalıyım oldu.  İsrail ile bütün Yahudileri özdeşleştiriyorum diye değil elbette, tam tersi. Ama –açık açık söylenmese de- satır aralarında hedef gösterilenlerin nasıl bir savunma mekanizması geliştirdiklerini görebilmek için. En azından Türkiye’nin yakın tarihinde bu tip özdeşleştirmelerden çok çekmiş azınlıkların, aynı tuzaklara tekrar tekrar düşmemek için hangi yollara başvurduklarını görmek istedim belki de. Belki de sağlıksız bir çoğunluk bireyi merakıdır. Kim bilir ?

Gerek ülkeler arasında gerekse gruplar arasında varolan rekabette en önemi unsur grubun kendini kendi haklılığına ikna etmesi. Üçüncü grupları kendi tarafına çekebilmenin olmazsa olmaz şartı bu.

Rekabet de ulus kavramı ortaya çıktıktan sonra ulusların varoluş koşullarından biri. Hasmı yoksa Ulus yoktur ! Bu rekabet yerleşik Batı/Kuzey uluslarında kimi zaman, kendinden emin olmayan Doğu/Güney uluslarında sık sık düşmanlığa dönüşebiliyor elbette. « Varedici düşmanlık » diyor buna sosyologlar, Ancak bir ulusun kendi varlığına ikna olabilmesi için diğerleri ile farklılığına ikna olması elzem, bazen de üstünlüğüne. İşte bu noktada ulusal paradigmada bireylerin otonomisi silinip karşı grup bir kütle olarak görünür. Karşı  gruba ait bireyler, « bizim » gözümüzde bireyliklerini kaybederler. Bir bütünün birbirinden farksız parçaları haline gelirler. Hatta ve hatta tek bir birey bütün ulusu temsil eder gözümüzde. Klişeler de böyle doğar zaten, “Yahudi (tekil) pintidir” cümlesi Yahudiler (çoğul) pintidir” cümlesinden daha güçlü, daha ırkçıdır,  Keza Ermeni kalleştir, Türk tembeldir, Arap pistir, vs, vs, vs.

Karşıt grubun, özellikle azınlıkta olan karşıt grubun tekilleşmesinin bir tane istisnası var. O da hasım olarak, öteki olarak görülen gruptan bir bireyin “bizim” gibi düşünmesi, konuşması. Bu durumda akan sular durur. Böyle birinin üzerine “Mal bulmuş Mağribi gibi” (işte size “tekil” ırkçı bir klişe !) üşüşür çoğunluk. Onun tanıklığı daha güçlüdür. Bakın işte, bu bile söylediğine göre biz haklıyızdır.

Türk gibi konuşan Kürt aranır, PKK’yi lanetleyen Kürtler pek bir sevilir.  İsrail’i eleştiren Yahudi, Ermeni soykırımı yoktur diyen Ermeni, Kıbrıs’ta Türkler kesildi diyen Rum pek bir makbüldür.  Azınlıklar da kimi zaman Stokholm sendromuna tutulurlar.  Bu terim, 1973’te İsveç’in Başkenti Stokholm’de meydana gelmiş bir rehin alma olayından beri, rehinelerin kendilerini rehin almış kişilere duygusal olarak bağlanmalarını anlatan psikolojik bir durumu betimler. Azınlıklar bazen kraldan çok kralcı oluverirler … Bazen de o kadar korkarlar ki hedef gösterilmekten, kendi gruplarıyla ilintili konularda çoğunluk gibi konuşup, hatta daha da sert bir dil kullanıp, bir çeşit savunma mekanizması geliştiriler. İçler acısıdır bu durum, bir kıvranma.

Evet, 26 Mayıs tarihli Şalom gazetesini okudum. İtiraf ediyorum. Başlığı “kamuoyunun üzüntüsünü paylaşıyoruz” idi. Türkiye Hahambaşılığı ve Türk Musevi Cemaati de hemen bir açıklama yaptı “Söz konusu girişimin bu şekilde durdurulmasının ülkemizde yarattığı tepkiye katılıyor ve kamuoyumuzla üzüntümüzü paylaşıyoruz.”. Bizim bir alakamız yok, biz de sizdeniz demek için.  Ülkemiz Türkiye’dir demek için, biz de kamuoyumuza dahiliz mesajını vermek için. Tekillikten bireyliğe geçebilmek için.

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 15, 2010 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :