RSS

Archives de Tag: milliyet

Charlie Hebdo saldırısının ardından…

Charlie Hebdo saldırısının ardından…

Milliyet

18 Ocak 2015

Güliz Arslan

 

charlie-hebdo-saldirisinin-ardindan--5203562

 

Fransa’nın ünlü siyasi hiciv dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan silahlı saldırının üstünden 11 gün geçti. Bu sürede yaşanan gelişmeleri Prof. Dr. Murat Belge ve Prof. Dr. Samim Akgönül değerlendirdi

 

Charlie Hebdo saldırısının başta 12 kişinin hayatını kaybetmesi olmak üzere pek çok vahim sonucu var. Bunların her biri derin bir inceleme gerektiriyor. Saldırının yaşandığı 7 Ocak tarihinden bugüne pek başka bir şey de konuşulmadı zaten. Daha da konuşulacak şüphesiz; üzerine yazılar, kitaplar yazılacak, kim bilir belki hakkında filmler yapılacak. Bu katliam, yıllar sonra bugünleri anlatırken kullandığımız referans noktalarından biri olacak.
Yaşananlara kısa bir süre geçtikten sonra bakınca görünenleri Türkiye’nin önde gelen iki akademisyenine sorduk. Cumhuriyet Yürüyüşü’nü, yürüyüşe katılan liderlere yönelik eleştirileri, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yürüyüşe kararını, yürüyüş sırasında arkalarda kalması ve Fransa Cumhurbaşkanı Françoise Hollande’ın yakın davranmaması üzerine yapılan yorumları değerlendirdiler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya yönelik “Hangi yüzle gitti?” tepkisini, konunun
iç politika malzemesine evrilmesini, Cumhuriyet gazetesinin, derginin yeni sayısından karikatürler yayımlama kararını, matbaanın basılmasın ve açılan soruşturmayı yorumladılar. “Bundan sonra ne olacak?” ve “Yaşananlar sizi korkutuyor mu?” sorularına yanıt verdiler.

“Herkes gayet doğru bir noktada durduğunu düşünerek birbirini boğazlayacak, sürecin mantığı bu”

Prof. Dr. Murat Belge (İstanbul Bilgi Üniversitesi)

*Müslüman ülkelerde veya Müslüman azınlıkların kalabalık olduğu yerlerde dünyanın gidişine öfkeyle bakan, hakkının yendiğini düşünen kesimler ve bunu teşvik eden odaklar var. Humeyni’nin Salman Rüşdi’nin öldürülmesine dair fetva verdiğinde de yazmıştım; Humeyni gibi, El Kaide gibi İslam adına konuşma hakkını kendisinde görenler Müslüman dünya ile onun dışında kalan dünya arasındaki alışveriş, özellikle de kültürel alışveriş kanallarını kapatma eğiliminde.

*Batı’da yükselen bir İslam düşmanlığı var. Öteden beri emperyalizmi, kendinden saymadığı  dünyayı adam yerine koymama gibi eğilimler yaygın zaten. Bu iki akım birbirini besliyor. Böyle bir olay olduğunda Marie Le Pen (Fransa’da Ulusal Cephe Partisi’nin lideri) doğrulanmış oluyor. Onun bundan sonra söyleyeceği şeyler de İslami cephede benzer formasyonda olanları doğrulayacak. Herkes gayet doğru bir noktada durduğunu düşünerek birbirini boğazlayacak. Sürecin mantığı bu.

“Türkiye toplumunda garip bir şey var; kendinden başka bir şeyle ilgilenemiyor. Ne olursa olsun, onu önce kendisine tercüme edecek”

*Türkiye toplumunda garip bir şey var; kendinden başka bir şeyle ilgilenemiyor. Ne olursa olsun, onu önce kendisine tercüme edecek. Davutoğlu gitti, yürüdü. Bu doğru bir karardı. MHP’nin başkanı kalkıp “Netanyahu’nun olduğu yürüyüşte sen ne arıyorsun?” diyerek işi bir iç politika malzemesi haline getirdi. Verilen cevap da; “Netanyahu’ya mı bırakacaktık?” Şurada insanlar ölmüş, biraz ondan bahsedin…

“Batı’ya laf çakmak için kullanılıyor”

*“Nijerya’da da 2 bin kişi öldürülmüş, Batı’nın laf ettiği yok” denmesi de tuhaf. Nijerya’da bu ilk defa olmuyor. Boko Haram kızları kaçırdığında Türkiye’deki Müslümanların “İslam adına niye böyle şeyler yapılıyor?” diye bir tartışma başlattıklarına rastlamadım. Şimdi Batı’ya laf çakmak için bir vesile olarak kullanılıyor. Her şey bizim kendi tartışmamızı yürütmemiz ve haklı görünmemiz için araç haline geliyor.

*Cumhuriyet’in karikatürleri yayımlama kararı kınanacak bir karar değil. Bunu oldukça duyarlı bir şekilde yaptıklarını tahmin ediyorum. Hakaret sayılabilecek şeyleri elemişlerdir. Matbaaya polisin gitmesini de doğru bulmadığımı söyleyebilirim.

*Kuran’ı birkaç çeviriden okudum. Onu da tartışmaya başladığın zaman “Senin okuduğunun çevirisi yanlıştır” diye ortalık bulanıyor. Kuran’da suret yapmayın deniyor. Tek tanrıcılığın başından beri mücadele ettiği putperestlik nedeniyle. Hz. Muhammed’in resmini yapmayın diye bir şey yok ama belli bir formasyon içinden dünyaya bakan Müslümanlar elbette yapmazlar. Resmini yapmaya kalkışan kimse Hz. Muhammed’de olması gereken güzellikleri o resme koyamaz. Bunun gibi kaygılarda var. Hz. Muhammed, Müslüman inancına göre ilahi düzeyle insani düzey arasındaki bağlantıyı sağlayan adam. Hıristiyanlara göre bunu yapan İsa. İsa’ya zaten Allah diyorlar, Allah’ın oğlu diyorlar. Bir yanda Müslümanların Hıristiyanları eleştirirken “Allah’ın oğlu denir mi, böyle saçma inanç olur mu?” demeleri, bir yandan da onunla yarışa girmeleri, Noel’e karşı Kutlu Doğum Haftası’nı çıkarmaları…

*Bu olaydan sonra özellikle bir duygusal süreçten geçmedim. Alıştık. 11 Eylül’ü de yaşadık. İnsan nasır tutuyor bir süre sonra. Keyifsizliğime bir yenisi eklenmiş oldu, öyle bir şey.

“Bütün kutsallıklar gibi İslam’ın tabuları da Fransa’da eleştirilmeye devam edecektir”

Prof. Dr. Samim Akgönül (Strasbourg Üniversitesi)

*Bu saldırı elbette bir dönüm noktası. Hem Batı için hem Müslüman ülkeler için hem de Fransa’da yaşayan Müslüman azınlıklar için… İlk heyecan geçtikten sonra üç konuda tartışmalar yaşanacaktır. Birincisi; olayın toplumsal ve dinsel sebepleri. Avrupa Müslümanlarının bir kısmının Radikalleşme süreci daha fazla irdelenmeli ve deradikalizasyon politikaları acilen uygulanmalı. İkinci olarak; saldırının gerçekleştirilme koşulları çok tartışılacaktır. Güvenlik-özgürlükler denklemi zor bir dengede. İlk talep özgürlükler kısıtlansa da güvenlik önlemlerinin artırılması olacaktır muhakkak. Üçüncüsü; olayın yaratacağı toplumsal ve siyasal sonuçlar. Unutulmaması gereken şu; saldırının ilk kurbanları elbette cinayete kurban giden insanlar. Ancak Avrupa’daki Müslüman azınlıklarda kurban olabilirler.

“Paris’teki yürüyüş  hem bir toplumsal refleks hem de siyasal bir şovdu”

*Paris’teki yürüyüş hem Hrant Dink cinayetinden sonra olduğu gibi bir toplumsal refleks hem de siyasal bir şovdu. İlk iki sıradaki politikacılar birçok Fransızı derinden rahatsız etti. Politikacılar topluluğu ile diğer 100 binleri ayrı ayrı değerlendirmek gerek. Ayrıca birçok taşra kentinde spontane ve herhangi bir siyasal akımın sahiplenmesine kapalı, rekor düzeyde katılımın olduğu yürüyüşler yapıldı. Beni şimdilik iyimserliğe yönelten bir durum da bu gösterilerde atılan sloganların hepsinin pozitif sloganlar olmasıydı. O yürüyüş fotoğrafında olmayı hak etmeyenler olduğu kesin. Ancak gösteriler hiçbir olay ve taşkınlık olmadan tamamlandı.

“Toplumsal tepkiler yapay biçimde ayrışmış”

*Davutoğlu’nun yürüyüşe katılma kararı çok yerindeydi. Ve Türkiye’deki genel toplumsal histeri ve seçmenin kısmen AKP politikaları aracılığı ile şaşırtıcı bir biçimde bağnazlaşmış olması göz önünde bulundurulduğunda, cesaret isteyen bir karar ayrıca… Bu katılım dışarıda “terörü lanetleme” içeride “Müslümanları koruma” olarak sunulacaktır.

*Davutoğlu’nun yürüyüşte arkalarda kalması üzerine yapılan yorumlara fazla takılmamak gerek. Türkiye’de toplumsal tepkiler yapay bir biçimde ayrışmış durumda. Bir taraf için AKP ne yaparsa yapsın iyidir. Diğer bir taraf için ise herhangi bir AKP liderinden gelen her şey kötüdür. Bu çok sağlıksız bir durum.

*Erdoğan, Netanyahu için “Hangi yüzle gitti anlamakta zorlanıyorum” dedi. Bilmiyorum kendisi aynı sebepten mi katılmadı? Sonuçta Türkiye’nin devlet başkanı Sayın Erdoğan’dır. Burada iç politikaya mesaj var elbette. Aynı zamanda da Sayın Davutoğlu’nun katılımını meşrulaştırma çabası…

“Kızdım ama bu yüzden elime silah almıyorum”

*Türkiye’de iki tip tepki var. Birincisi; suçluluk duygusu. Yetkililer IŞİD’in ve dolayısıyla şiddet yanlısı radikal İslam’ın palazlanmasında direkt ya da endirekt etkileri olduğunu biliyorlar ve bunu Batılı ortaklarının bildiklerinide biliyorlar. İkincisi
haklı bir korkunun, yani bu saldırıdan sonra Avrupa’da Müslüman toplulukların hedef haline gelmeleri endişesinin kullanılıp gene Müslüman dünyasının liderliğine soyunma tepkisi. Ancak kimsenin hakkını yemeyelim. Toplum içinde saldırıya samimi tepki verenlerde var.

*İslamofobi bir can simidi haline geldi ve artık Müslüman bireyleri korumak için değil, İslam’ın dogmalarının eleştiri ve hiciv konusu yapılmasını engellemek için kullanılıyor. Bundan sonra da bütün kutsallıklar gibi İslam’ın tabuları da Fransa’da eleştirilmeye, hiciv konusu edilmeye devam edecektir. Buna bir nevi “ergen tepkisi” vermek Müslüman azınlıkları tehlikeye atıyor ve “Müslümanofobiyi” tetikliyor. Ancak ben Fransa solundan ve insan hakları savunucularından bir refleks de bekliyorum. Bu saldırı yeni bir toplumsal kontratın başlangıç noktasını da oluşturabilir.

*Cumhuriyet’in karikatürlerin bir kısmını yayımlama kararı çok cesur, takdir edilecek bir karar. Eğer bu karikatür ve yazıları Fransızların görmeye hakkı varsa neden Türklerin de görmeye hakkı olmasın? Çocuk mu Türkler? Kutsal değerlerinden emin olanlar bu tip şeylerden etkilenmezler, gülüp geçerler ya da görmezler.

*Charlie Hebdo saldırısını duyduğumda üzüntü ve kızgınlık hissettim, hâlâ hissediyorum. Ancak elbette bu duygularımı ifade etmek için elime silah alıp kimseye saldırmıyorum. Korku hissetmedim, Türkiye’de ve Fransa’da diğer otoriteye ve dogmalara muhalif insanların da korku hissettiklerini
sanmıyorum.

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 18, 2015 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

İstifa etmek ya da etmemek işte bütün mesele bu

İstifa etmek ya da etmemek işte bütün mesele bu

Güliz Arslan

guliz.arslan@milliyet.com.tr

Milliyet, 29 ARALIK 2013

 

Türkiye, 17 Aralık yolsuzluk operasyonuyla gelen istifaları konuşuyor. Bakanları hemen istifa etmedikleri için eleştiren de var, sekiz günün sonunda gelen istifa kararını Başbakan’ın baskısıyla aldıklarını öne süren de… Türkiye’de siyasetçiler istifayı neden son çare olarak görüyor, uzmanlara sorduk.

istifa-etmek-ya-da-etmemek-iste-butun-mesele-bu-3918984

Siyasette önemli bir kurum ama bizde yenilmişlik sayılıyor”

Prof. Dr. Samim Akgönül / (Strasbourg Üniversitesi)

* Son olayda siyaseten sorumluların derhal istifa etmeleri bence şarttı. Soruşturmanın selameti için olay patlak verdiğinde istifa etselerdi herkes bunu normal karşılayacaktı. Ancak sekiz gün boyunca “Bu bir komplo” dedikten sonra istifa ettikleri ya da ettirildikleri için elbette ateş olmayan yerden duman çıkmaz algısı oluşuyor.
* İstifa siyasette önemli bir kurum. Batı demokrasilerinde suçun kabulü anlamına gelmiyor. Türkiye’de ise yenilmişlik anlamına geliyor. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan her türlü muhalefeti, şahsına karşı bir saldırı olarak gördüğü için derhal “Yedirmem” tepkisi veriyor. Bu durumda istifalar beklentileri karşılayamıyor zira bu sekiz gün içinde çıta yükseldi. İstifa bir emniyet sübabı olma özelliğini kaybetti.
* Türkiye gibi tepeden kurulmuş sistemlerde bireyler konumlarıyla özdeşleşiyor. Kökleşmiş kurumları olan devlet sistemlerinde ise bireylerin kurumun önüne geçmeleri imkansız, kurum kendine yakışmayanı dışarı atıyor. Türkiye’de mesleki hata önemsiz bir şey. Biraz tanıdığım Fransa’da ise bu, en ağır suçlardan biri. Orada koltukları işgal eden bireyler o koltuklara borçlu olduklarını hissedip o koltuklara layık davranmadıkları anda dışlanıyor ve elbette istifa ediyorlar. Ancak özel ve aile hayatlarındaki aykırılıklar onur kırıcı olarak görülmüyor.
* İstifa edememe erkekliğin zedelenmesi gibi de görülüyor mu bilmiyorum. Yenilgiyi kabul edermiş gibi görünmeme korkusu erkeklik komplekslerinden de ileri geliyor olabilir.

Haberin tümü

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 29, 2013 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Demokrasinin inşası için aydınlardan yol haritası

Demokrasinin inşası için aydınlardan yol haritası

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin çağrısıyla bir araya gelen 103 aydın, hazırladıkları “Adalete ve Saygıya Çağırıyoruz” adlı bildiriyle demokrasinin inşası için hükümete yol haritası sundu

Milliyet. 12 Temmuz 2013

demokrasinin-insasi-icin-aydinlardan-yol-haritasi-3446029

SAMET AKTEN İstanbul

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyelerinin de aralarında bulunduğu 103 akademisyen, yazar ve aktivist, Türkiye’de Gezi Parkı olaylarıyla birlikte korku ve şiddet ortamının yaratıldığını belirterek, demokrasinin inşası için yol haritası niteliğinde bir metin hazırladı.

Beyoğlu’ndaki Aynalıgeçit’te dün gerçekleştirilen basın toplantısıyla duyurulan “Adalete ve Saygıya Çağrıyoruz” adlı bildirinin imzacıları arasında Ömer Madra, Ferdan Ergut, Erol Katırcıoğlu, Cengiz Aktar, Ayhan Bilgen, Nil Mutluer, Fuat Keyman, Yasemin İnceoğlu, Samim Akgönül, Turgut Tarhanlı, Hüda Kaya, Mehmet Bekaroğlu, Mithat Sancar ve Esmeray da var. Nil Mutluer tarafından okunan bildiride toplumsal barış ve demokrasi için müzakere ve diyalog yollarının açılması gerektiği vurgulandı ve hak ve özgürlük taleplerinin partilerin siyasal çıkarlarına kurban edilemeyeceği kaydedildi.
Türkiye’de son dönemde yaşanan olayların barış sürecini tehdit eden bir şiddet ortamını doğurduğunun belirtildiği bildiride 7 maddelik çözüm paketi sunuldu.

7 maddelik paket
“Adalete ve Saygıya Çağrıyoruz” adlı 7 maddelik çözüm paketinin içerisinde şu maddeler yer aldı:
Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na getirilen çekincelerin kaldırılması, seçim barajının düşürülmesi, anadilde eğitim hakkının tanıması, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’yla demokratik protesto hakkının kullanılmasının güvence altına alınması, başörtüsünün kamusal alanda özgürlüğünün sağlanması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi.
Irkçı ve ayrımcı dilin nefret suçu kapsamına alınması, LGBT’lerin eşitlik ve onur taleplerine kulak verilmesi, doğayı tahrip eden kalkınma anlayışının gözden geçirilerek çevre ve kent düzenlemesini içeren konuların toplumla paylaşılması yönünde adım atılması.”

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 12, 2013 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , , , ,

Ercan Akyol, dinsel, cinsel ve sınıfsal ayrımcılık

Ercan Akyol, dinsel, cinsel ve sınıfsal ayrımcılık

26 Ocak 2013’te, Milliyet gazetesinde, Ercan Akyol imzalı bir karikatür yayınlandı. Bu karikatürde Akyol Danıştay 8. Dairesi’nin avukatlığın “kamu görevi” değil “serbest meslek” olduğu gerekçesiyle türbana vize vermesini eleştiriyor, çarşaflı bir kadınla, avukat cübbeli ve başörtülü bir kadını karşı karşıya getiriyordu. Gelen tepkiler üzerine gazetenin okur temsilcisi Belma Akçura 4 Şubat 2013’de, Milliyet gazetesindeki demokratik dönüşüme uygun olarak, konu hakkında bir yazı hazırladı. Akçura yazıda dengeyi göz önünde bulundurarak okur tepkileri ve çizer Akyol’un yanı sıra benden de bir yorum talep etti.

karikaturlerde-dinsel-ve-sinifsal-ayrimcilik-3009989

Ercan Akyol’un yukarıdaki karikatürüne yaptığım yorum şu idi :

 

Bu karikatürde bir dinsel stereotip kullanılmış. Örtünen kadının çarşaflı olması onun geri kalmışlığını simgeliyor. İşin ilginç tarafı Avukat cübbesi + başörtüsü çarşaf haline geliyor. Yani görünürlük içeriği açıklıyor. Bu açıdan karikatür çok sorunlu.

 

Bir de sınıfsal stereotip kullanılıyor. Çarşaflı kadın « doğal olarak » eğitim görmemiş olarak resmediliyor ve eğitim görmenin, -aslında- başörtüsü takma sebeplerini ortadan kaldırması gerektiği mesajı veriliyor.

 

Bu iki açıdan da karikatür aşağılayıcı, benim müslümanofobia dediğim davranış sekline girebilir. Yani Müslümanlık varoluş tarzının aşağılandığı söylenebilir.

 

Ancak « nefret söylemi » kavramı çok daha sert. Burada şiddete çağrı yok. Sadece küçük görme var. Bu açıdan bakıldığında karikatürün ayrımcı bir dil kullandığını ancak « Nefret söylemi » çerçevesine girmediği düşünülebilir. 

 

Ancak sunu da belirtmek isterim, aşağılama, küçük görme, alay etme, Bourdieu’nün « Sembolik şiddet » olarak kavramsallaştırdığı şiddete de girebilir. Diğer bir deyişle, bu karikatür şiddete çağrı yapmıyorsa da, kendisi sembolik şiddet uyguluyor olarak nitelendirilebilir.

 

« Sembolik şiddet » kavramı, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu tarafından kullanılmış bir kavramdır. Günlük hayatta ve sosyal etkileşimlerde hakim ve başat olduğunu düşünen grubun ya da bireyin tehlikeli, daha aşağıda, gayrimeşru olarak gördüğü grup ya da bireye karşı tutum ve söylemlerini betimlemek için kullanılır. Bu açıdan bakıldığında sayın Akyol’un karikatüründe başörtülü kadınların aşağılandığı ve eğitim görürlerse yani cehaletten kurtulurlarsa “normalde” başörtüsü takmamaları gerektiği  söyleminin bu tanıma uyduğunu belirttim.

6 Şubat 2013 tarihinde Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanan karikatüründe Ercan Akyol, bir önceki karikatüründe çarşaflı bir kadın ile cübbeli ve başörtülü bir kadının diyaloğunu konu edindiği karikatürüne yaptığım yorumu eleştirdi.

 

Ercan Akyol 2

6 Şubat 2013 tarihinde yayınlanan karikatürde, ismim zikredilerek, asıl şiddetin bir önceki karikatür değil kadınlara başörtü taktırmak olduğu konusu hicvedilmekte. Gerçekten de, eğer bir kadın, kendi isteği, inancı dışında herhangi biri tarafından ya da toplumsal baskı çerçevesinde, herhangi bir şekilde giyinmeye, davranmaya, söylem geliştirmeye zorlanıyorsa ya da kendini bu zorundalık içinde hissediyorsa bu DA bir sembolik şiddettir. Bu şiddet erkek egemen toplumsal yapıdan, geleneklerin ya da dinî dogmaların güçlü olduğu bir toplumsal yapıdan ve/veya bireyselleşmenin gerçekleşemediği bir toplumsal yapıdan kaynaklanabilir. Ki bu durum Türkiye toplumunun bir bölümünde geçerlidir.

Ancak, bazı başörtülü kadınların bu sembolik şiddete maruz kalmaları, bütün başörtülü kadınların aşağılanmasını ve sembolik şiddete maruz kalmalarını meşru gösteremez. Tutarlılık adına söylüyorum. Başörtüsü, Türban, Çarşaf giyen bazı kadınların Erkek egemen ve Din egemen toplumun mağdurları olduğunu düşündüğüm gibi başörtülü kadınların küçük görülmelerini, alay konusu olmalarını ve sosyal ve mesleki hayatta dışlanmalarını da yanlış görüyorum ve eleştiriyorum.

Ercan Akyol’un yaptığı “ama Amerika da Kızılderilileri kesti…” tarzı bir savunmadır. Yani suçun itirafı! Ayrıca benden talep edilen yorum toplumsal açıdan başörtüsü konusunda değil Ercan Akyol’un karikatürü konusunda idi.

İşin ifade özgürlüğü kısmı da cabası. İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in karikatürize edilmesini de aynı çerçevede eleştirmiş, bu karikatürlerin bazılarının sembolik şiddet içerdiğini ancak İslam’ın bir düşünce sistemi olarak eleştiriye açık olduğunu ve herhangi bir düşünce sisteminin eleştirisinin nefret söylemi içermedikçe, açıkça şiddete yöneltmedikçe ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınması  gerektiğini söylemiştim. Aynı yorumu Ercan Akyol’un karikatürü için yapabilirim : Bu karikatür sembolik şiddet ve aşağılama içermektedir ancak ifade özgürlüğü kapsamına girer. Ercan Akyol, karikatüründe kendine “Allahtan çarşaflı çizmişim ya çıplak çizseymişim ne olurdu” dedirtmiş. Benim bakış açıma göre açık kadınları aşağılayan bir karikatür olsaydı gene aynı hataya düşülmüş olunurdu. Bu tip karikatürlere verilebilecek yegane cevap aynı ifade özgürlüğü çerçevesinde benim yaptığım gibi fikrî eleştiri olabilir.

Entelektüel tutarlılık adına arafta kalmayı göze almak bu demek herhalde. Bu tutarlılık arayışı yüzünden olsa gerek, ne Ercan Akyol ve onun gibi düşünenlere, ne de zıt düşünce yapısına sahip olanlara hiçbir zaman “hoş” görünmedim… Ve bu yönde bir çabam da hiç olmadı.

İsmimin zikredildiği 6 şubat 2013 tarihli karikatüre gelince : burada “ihraç malı Prof.ümüz” ifadesinin Ercan Akyol’un eleştirime duyduğu öfkesini dizginleyememekten ileri geldiğini düşünüyor, kendimi ne “ihraç” ne “mal” ne de “birilerinin prof.’u” olarak gördüğümü altını çizerek belirtmek istiyorum. Aynı mantıktan gidersek Ercan Akyol için de “Yerli Malı karikatürcümüz” tanımlaması yapılabilir ki böyle bir tanımı ne kendime ne de Akyol’a katiyetle yakıştıramam.

“Söyleyene kızma söyletene bak” ifadesini ise hayret ve esefle karşıladığımı, şimdiye kadar bana herhangi bir şeyi “söyleten” herhangi bir kurum, grup ya da kişinin olmadığını ısrarla ve üstüne basarak belirtmek isterim. Örneğin ben Ercan Akyol’u köşesine alan Melih Aşık’ın karikatüriste herhangi bir şey söylettiğini düşünmüyorum. Ercan Akyol kızmak için bir adres arıyorsa bu sadece ve sadece konu hakkında düşünmüş olan Pierre Bourdieu ve bu kavramsallaştırmayı kullanmış olan bendenizim!…

Yukarıdaki açıklamam Milliyet gazetesinde yer bulamadığından ve Milliyet gazetesini ilgilendiren bir yazıyı başka bir gazetede yayınlamak istemediğimden bu siteye koyma ihtiyacını duydum.

Samim Akgönül

 
Poster un commentaire

Publié par le février 8, 2013 dans News

 

Étiquettes : , , , , , ,

FREE SPEECH IN TURKEY AND THE WORLD

Istanbul Policy Center and Hrant Dink Foundation cordially invite you to a panel discussion on:

 

FREE SPEECH IN TURKEY AND THE WORLD

with an introduction by

 

Timothy Garton Ash

(University of Oxford, The Guardian, and the Free Speech Debate)

with the following panel on Limits to Free Speech

Kerem Öktem (University of Oxford)

Yasemin İnceoğlu (Galatasaray University)

Hasan Cemal (Milliyet)

Halil Berktay (Sabancı University)

 

Chaired by

Ayşe Kadıoğlu  (Istanbul Policy Center at Sabancı University)

 

Thursday, April 5, 2012, 17:00-19:30

 

Today, there are over 100 journalists, academics and opinion leaders who are behind the bars in Turkey on dubious terrorism charges and for simply doing their jobs according to Committee to Protect Journalists in New York. To shed light on some of these issues and offer a global perspective on the topic, IPC and the Hrant Dink Foundation are privileged and extremely fortunate to host the renowned academic and public intellectual Timothy Garton Ash and a distinguished panel of Turkish experts on the freedom of speech. The experts will discuss the constraints on freedom of expression in both Turkey and around the world and explore the means by which these impediments can be eliminated as well as legitimate limits to free speech. IPC Director Fuat Keyman will deliver the opening remarks.

 

This important and timely meeting will take place at IPC’s Karaköy headquarters (located at Bankalar Caddesi No.2, Karaköy/Istanbul) on Thursday, April 5, 2012, from 17:00-19:30. 

 

All RSVPs should go to Ms. Başak Göne at basakgone@sabanciuniv.edu by Wednesday, April 4. The language of the event will be English. There will not be translation. For more information, please visit http://freespeechdebate.com/en/.

 
Poster un commentaire

Publié par le mars 26, 2012 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , , , , , ,

Türk gençleri çok dışlandı tepkilerinden korkuyoruz

Türk gençleri çok dışlandı tepkilerinden korkuyoruz

Milliyet, 19 Ocak 2012

Pinar ERSOY Röportaji

Senato Kanunlar Komisyonu, soykırım tasarısının iptal edilmesini önerdi. Ancak tartışmalar bitmedi. Paris’teki Türk derneklerinin temsilcileriyle gelişmeleri ve Türk toplumu üzerindeki etkilerini konuştuk…

Fransa’da geçen hafta tarihi bir olay yaşandı. Ülkenin dört bir yanından 200’den fazla Türk derneği Paris’teki başkonsoloslukta buluştu. Bugüne kadar biraraya gelmemek için özen gösteren kuruluşlar dahil hepsi Senato’da pazartesi günü oylamaya sunulacak inkar yasası ile ilgili ne yapacaklarını tartıştı, bir yol haritası belirlemeye çalıştı. Büyükelçi Tahsin Burcuoğlu bu benzeri görülmemiş hareketlenmeyi “Bu yasanın direkt onları hedef aldığını fark ettiler. Benim diplomatik dokunulmazlığım var, ağzıma geleni söylerim kimse bir şey yapamaz ama onlara yaparlar” diyerek açıklıyor.

Yok sayılıyorlardı

Fransa’da 560 bine yakın Türkiyeli yaşıyor. Bunların yalnızca 130 bini aynı zamanda Fransız vatandaşı, onların da üçte biri çocuk… Burcuoğlu, “suya sabuna dokunmayan, iyi entegre olmuş bir topluluk” olduğunu hatırlatarak “Sesleri çıkmıyor diye yok sayılıyorlardı” diyor. Ancak bu yavaş yavaş değişiyor. Mesela küçük bir ilde bugüne yalnızca 300 Türk seçmen olarak kayıt  yaptırmışken tasarının meclisten geçmesinin ardından bu sayı 900’e çıktı. Türkler cumartesi günü yasa tasarısına karşı Paris’te bugüne kadarki en kalabalık gösterilerini yapmaya hazırlanıyor. Yıllardır Paris’te yaşayan bir Türk gazeteci “10 yıl öncesine kadar hayal etmediğim bir kıpırdanma var” diyor. Ancak bu kıpırdanmanın tamamının pozitif olduğunu söylemek zor.

Ermenilerle çözülmeli

Fransa’nın en eski Türk derneklerinden sol eğilimli ACORT’da bizi çocuk sesleri karşılıyor. Türk çocuklar akşamüstleri ödevleri için yardım almaya geliyor. Tiyatro kursları da var. Amaç daha parlak bir nesil yetiştirmek. ACORT demokratik ve adil bir Fransa ideali için, Türk göçmenlerin haklarını da bu mücadeleye dahil ederek bir Fransız STK’sı olarak çalışıyor. ACORT Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini ama Fransa’nın bu meseleden uzak durması gerektiğini savunuyor. Hrant Dink için anma toplantıları düzenleyen, Fransa’daki Ermeni topluluğuyla diyalog çalışmalarının başını çeken derneğin genel koordinatörü Ümit Metin, Ermeni tasarısının iki toplum arasındaki yakınlaşmaya ve Türkiye’de demokrasiye zarar vereceğiniz söylüyor. Metin tasarının geçmesi halinde gençlerin göstereceği tepkiden endişeli. “Sarkozy döneminde çok radikalleştiler. Ürküyorum” diyor.

Türkler Fransa’ya 1975 yılından itibaren gelmeye başladı. Ancak asıl göç 1980’ler ve 90’larda yaşandı. 5 yaşından beri Fransa’da yaşayan Ümit Metin üçüncü kuşağın nasıl radikalleştiğini anlatırken “Fransa’daki Türkler yıllarca göçmen tartışmalarını okurken kendilerinin bu gruba dahil olmadıklarını düşündü. Ancak 2000’li yıllarda Türkiye’nin AB süreci hızlandığında Müslüman kültürden geldikleri için Kuzey Afrikalılarla aynı kefeye konduklarını fark ettiler. 2001 ve 2006 yıllarındaki Ermeni yasaları dışlanmışlık hissini pekiştirdi” diyor.

Türkiye’ye belki hayatında hiç gitmemiş, Türkçeyi ya hiç ya çok az konuşan Fransız vatandaşı gençler ne yaparlarsa yapsınlar hep yabancı kalacaklarını anladı. Sarkozy’nin yeni vatandaşlarla eski vatandaşları ayırt etmesi, krizin etkisi de durumu iyice zorlaştırdı. Ümit Metin soykırım tasarısı için “Türkleri parmakla gösteriyor. Gençler de okuyup araştırmadan hemen ‘soykırım yok’ diye ortaya çıkıyorlar. Eskiden buradaki Türkler kendilerini Türk, Müslüman şeklinde tanımlıyordu, şimdi inkar bu kimliğin bir parçası haline geldi. Öyle bir gençlik var ki… Korkuyorum” diyor.Büyükelçi Burcuoğlu ise “Biz vatandaşlarımıza demokratik haklarını kullanmalarını ama tahriklere kapılmamalarını, polisle işbirliği yapmalarını, kurallara uymalarını telkin ediyoruz. Her toplumda marjinaller var. Ama saldırılara hiç ihtimal vermiyorum çünkü örneği yok” diyor.

Röportajin devami

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 20, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

“KiMSE AZINLIK OLMAK iSTEMiYOR” !

“KiMSE AZINLIK OLMAK iSTEMiYOR”

Neşe Mesutoğlu

Milliyet 20 Aralık 2011

http://cadde.milliyet.com.tr/2011/12/20/HaberDetay/1477759/%E2%80%9CKiMSE_AZINLIK_OLMAK_iSTEMiYOR%E2%80%9D

Prof. Dr. Samim Akgönül, ‘Azınlık’ adlı kitabını çıkardı.

Strasbourg Üniversitesi’nin öğretim üyesi Akgönül, “Kanımca azınlıkların İstanbul’un İstanbul olmasına yaptığı katkı baştacı edilmeli, ama bugünkü mozaik de göz ardı edilmeden, ezilmeden, bastırılmadan…” diyor

* Türkiye’de azınlık konusunda çalışmalar son derece az. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında az değil. ‘Azınlıklar hain’ ya da ‘potansiyel hain’ temalı yüzlerce kitap var. Bunun sebebi, Türkiye’nin ulus inşa döneminde müslüman/Türk olmayanların, sürecin dışında bırakılması, ‘öteki’ olarak hedefe oturtulması. Bir de 1990’larda baş göstermeye başlayan ‘nostaljik’ yazılar var. Bu yazılarda, elit İstanbullular eskiden beğenmedikleri gayrimüslimleri yad eder, onları daha ‘kültürlü’, daha ‘modern’ gösterir. Dolayısıyla “Beyoğlu’na kravatsız girilmezdi”, “Gökkuşağının kaybolan renkleri” temalı kitap ve röportajlar yayımlanır. Bu tip yazılara, “Ayaklar baş oldu”, “İstanbul köye dönüştü” temalı serzenişler de eklenir. Halbuki aynı elitler, şimdi özlemle hatırladıkları azınlıkların gözlerinin yaşlarına bakmamışlardı.

* Başka ne türde yayınlar var?
Azınlıklara yapılan acımasızlıklara bilimsel ve insancıl yaklaşabilmek yetenek, bilgi ve cesaret ister. Böyle çalışmalar da var ve artarak devam ediyor. Baskın Oran başta olmak üzere Cengiz Aktar, Elçin Macar, Emre Öktem, Taner Akçam, Fuat Dündar gibi birçok bilimsel disiplinden gelen, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesi ve geleceğini sağlam temellere kurması gerektiği düşüncesinde buluşan birçok bilim insanı var. Daha da önemlisi, arkamızdan gelen genç bilim insanları, Dilek Güven, İlay Örs gibi meslektaşlarımız, daha zengin metotlarla, daha önemli sonuçlara ulaşıyor. Artık bir ay geçmiyor ki, bu konuda yetkin bir çalışma yayınlanmasın.

* Azınlık kelimesini ‘kirlenmiş’ olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Neden?
Çünkü kamuoyunda ve medyada, hatta politikacıların dilinde bile sosyolojik, siyasi ya da hukuki bir durumu değil, acziyeti gösteren bir küfür şeklinde algılanıyor ‘azınlık’ kelimesi. Öyle ki ben, “Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’nın imzalanıp uygulanması, Kürt ve Alevi haklarında büyük ilerleme kaydettirir” dediğimde, bazı Alevi ve Kürt dostlarım, “Hayır biz azınlık değil, asli unsurlarız” diyor. Yani diğerleri gayri-asli unsur mu? Bunun sebebi, Türkiye’nin yakın zamana kadar ‘azınlık’ olarak nitelendirdiklerine yaptığı zulüm. Kimse azınlık olmak istemiyor çünkü kimse benzer bir  zulmü kendine yakıştıramıyor.

“Yeni bir mozaik oluşuyor” 
* Kültürler birbirini tanımıyorken, ‘kültür mozaiği’nden benzetmek gerçekçi mi?
1930’lardaki kültür mozaiğinden bahsetmek artık imkan-sız. Tek tipleş- tirme mimaride, dinde, dilde, edebiyatta, günlük yaşamda başarıya ulaşmış gibi. Ancak artık yeni bir mozaik oluşuyor. O mozaikse, siteleşmiş yaşamları-mızda birbirine geçişleri engellenen bir doku. Kanımca azınlıkların İstanbul’un İstanbul olmasına yaptığı katkı baştacı edilmeli, ama bugünkü mozaik de göz ardı edilmeden, ezilmeden, bastırılmadan…

* İstanbul’dakilerle Anadolu’daki gayrimüslimler arasında ne gibi fark vardı?

İstanbul’daki müslümanlarla Anadolu’daki müslümanlar arasında olan farklarla aynı. İstanbul ‘şehir’dir ve taşradan farklıdır. Lozan Antlaşması’nda gayrimüslimlere verilen haklar bütün ülke için geçerliyken, fiilen sadece İstanbul’dakilere, o da yarım yamalak tanınmıştır. Anadolu’da kıyıda köşede kalmış Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler ve hatta Trakya Yahudileri bu haklardan mahkum bırakılmış, sürgüne mahkum edilmişlerdir.

*Pek çok meslek dalında başarılı olan gayrimüslimlerin hızla azalması İstanbullulara nasıl tesir etti?
Osmanlı’dan beri gayrimüslimlerin devam ettirdiği bazı meslek ve sanatlar vardı. Bunların çok azı günümüze ulaşmıştır. Mücevheratta, altıncılıkta, eczacılıkta, pastacılıkta ve birçok daha başka mesleklerde görülebilir bu. Elbette İstanbul’un iktisadi hayatına büyük darbe vurdu.


6-7 Eylül olayları sonrasında İstiklal Caddesi’nde çekilen bu kare, vehametin boyutlarını sergiliyor.

“Tatavla semti Kurtuluş oldu”

* ‘6-7 Eylül’ olaylarının, Orhan Pamuk’un deyimiyle ‘hüzün’ bıraktığı İstanbul’da açılan en çarpıcı yara neydi sizce? 
6-7 Eylül, gayrimüslimlerin ve özellikle Rumların kendi şehirlerine güvenlerini kaybettikleri tarihtir. Sanıldığının aksine Rumlar İstanbul’u 6-7 Eylül’ün ertesinde terk etmedi. 1964’te Yunan tebaalı İstanbul Rumlarının sınır dışı edilmelerinden sonra, Türk tebaalı Rumlar da onları takip etti. Geriye talan edilen binalar, dükkanlar, isimleri değiştirilen sokaklar ve mahalleler kaldı. Varlıklarının izleri silinsin, unutulsunlar diye. Rum ve Ermenilerin yoğunlukta olduğu, karnavallarıyla ünlü ‘Tatavla’ semti ne büyük tesadüfse ‘Kurtuluş’ olmuş, Ergenekon ve Bozkurt Mahallesi’ne ayrılmıştır!

“Çok kültürlülük tehlİke değİl, İdeal”

* Soli Özel, “Yeni bir İstanbulluluk şekilleniyor. İstanbul dünyanın en kozmopolit kentlerinden biri olarak ortaya çıkıyor” diyor. Bu süreçte gidenlerin geri dönüşü söz konusu olur mu?

Gidenlerin değil, ama yenilerinin, yeni İstanbulluların, gidenlerin çocuklarının torunları olabilir. Almanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da, Amerika’da doğanların İstanbul’a 21’nci yüzyılda katkıda bulunacakları kesin. Ama elbette çok kültürlülük tehlike olarak görülmekten çıkıp ideal haline gelirse…

NEŞE MESUTOĞLU/nese.mesutoglu@milliyet.com.tr
 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 20, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :