RSS

Archives de Tag: azinliklar

Baskın Oran’dan bir yeni kitap: ”Etnik ve Dinsel Azınlıklar – tarih, teori, hukuk, Türkiye”

Baskın Oran’dan bir yeni kitap:

”Etnik ve Dinsel Azınlıklar – tarih, teori, hukuk, Türkiye”

Capture d_écran 2018-03-22 à 15.07.38

 

1969’dan beri milliyetçilikle, 1974’ten beri de azınlıklar konusuyla uğraşan Profesör Baskın Oran bu geniş çalışmasında azınlıklar konusunu A’dan Z’ye sergiliyor. Bunu yaparken de, kullandığı bütün kavramları, aynen Türk Dış Politikası ciltlerinde olduğu gibi kutular içinde açıklıyor.

Kitabın planı şöyle:

Giriş’te meselenin tarihsel geçmişi anlatılıyor. Ortaçağ’da (800-1453) Kilise/Papalık’ın egemen olduğu ve toprak mülkiyetine dayanan feodal ortamda din her şeye hakim. Faiz yasak, para kazanmak tu kaka, ilkel tarım yeter de artar, önemli olan Kilise’ye ve onun uzantısı olan feodal beylere çalışmak ve itaat.

Zaman geliyor, ticaretin canlanmasına dayanan yeni ekonomik düzende Kilise ve feodal beyler düşüyor, kentlerde burjuvazi yükseliyor. Onunla birlikte de, üstyapı da değişiyor: Çok farklı bir din yorumu olan ve para kazanmayı kutsayan Protestanlık ortaya çıkıyor. Bugüne kadar gelen azınlıklar çizgisinin ilk örneği, işte bu dinsel azınlık. 1815’ten sonra, sadece dinsel açıdan farklı olan bir azınlığa değil, aynı zamanda, medeni-siyasal haklara sahip olan/olmak isteyen, yani belli bir yurttaşlık bilinci sahibi olan azınlığa, ulusal azınlık’a dönüşecek.

Avrupa devletleri önce kendi içlerindeki Katolik veya Protestan azınlığı ezmeye çalışıyorlar, sonra bunu başaramayınca onlara haklar vermek zorunda kalıyorlar. Günümüze kadar devam eden azınlık koruma belgeleri böylece oluşuyor ve uzlaşma sayesinde birbirini yemekten kurtulan Avrupa ülkeleri her bahar gelen Osmanlı akınlarını sona erdiriyorlar.

Erdirdikleri gibi, Osmanlı’daki Millet Sistemi’nde ikinci sınıf tabaa olarak aşağılanan Hıristiyanları korumaya, bu sayede Osmanlı’ya müdahale etmeye başlıyorlar. Osmanlı’nın merkantilizmi yani denizleraşırı ticaret kapitalizmini ıskaladığı için vermek zorunda kaldığı kapitülasyonlar da bu müdahaleyi kolaylaştırıyor.

Bu Giriş’te, günümüze kadar kesintisiz uzayıp durmadan gelişen Avrupa azınlık koruma tarihinin yanı sıra, günümüze kadar uzayıp hiç gelişmeyen bir konuya daha temas ediliyor: İslam’ın ilk dönemlerinde Hz. Muhammet tarafından oluşturulan 623 tarihli “Medine Vesikası”.

***

Birinci Bölüm’de bu azınlık koruma sisteminin önce Milletler Cemiyeti (1920-1946), sonra Birleşmiş Milletler (1945) aracılığıyla evrensel hale getirilmesi anlatılıyor. Bu süreçte, zaman içinde Avrupa Konseyi ve AGİT de önemli rol oynamaya başlayarak dünyadaki azınlıkları koruma belgeleri çıkarıyorlar. Soğuk Savaş’ın ardından,1991’den sonra da, devletlerin “bende azınlık yoktur” demesi anlamsız hale geliyor.

Bu bölümde bütün bu uluslararası kurumların çıkardıkları belgeler madde madde inceleniyor çünkü Beşinci Bölüm’den itibaren bunların Türkiye’de uygulanıp uygulanmadığına bakılacak.

***

İkinci Bölüm’de işin tarih kısmı bitiyor, teori kısmına giriliyor. Azınlıklar konusunu anlamak için gerekli temel kavramlar veriliyor. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımı nedir, azınlıklar nasıl oluşur, sınıf bilinci kadar önemli olan azınlık bilinci nereye oturur, alt kimlik-üst kimlik meselesi nedir, aralarındaki ilişki nasıl gelişir…

Bu bölüm esas olarak kimlik meselesi üzerine kurulu.

***

Üçüncü Bölüm’de azınlık hakları konusundaki temel kavramlar ve tartışmalar veriliyor. İnsan hakları nedir, azınlık hakları nedir. Pozitif haklar vermek eşitliği bozar mı. Devletin ve çoğunluğun endişeleri nasıl önlenir. Bireysel hakları ile grup hakları çatışabilir mi. Azınlıklara ne tür haklar tanınır…

***

Dördüncü Bölüm, üçüncünün tamamlayıcısı. Sözü edilen azınlık haklarını devlet uyguluyor mu, nasıl uyguluyor, hangi biçimlerde ihlal ediyor. Asimilasyon ile entegrasyonun ilişkisi nedir, nereye varır. Etno-dinsel temizlik hangi biçimlerde yapılır. Self determinasyon ne demektir, yalnızca ayrılma anlamına mı gelir, bu hak kime tanınır. Azınlıklara self determinasyon hakkı tanınır mı, tanınırsa bunun koşulları nelerdir.

Azınlıklar etnik ve dinsel simgeler kullandıkları zaman ne olur, bu konu dünyada nasıl düzenlenmiştir. Buna bağlı olarak; laiklik nedir, sekülerlik nedir. Yukarıdan Devrim yapılıp da feodal düzene zorla evrim geçirtildiği zaman bunun kuralları nedir, sonuçları nedir…

***

Beşinci Bölüm, Türkiye’de azınlık haklarına sahip olanları 2 kategoride anlatıyor: 1) Lozan’daki “resmî” azınlıklar, ve 2) Uluslararası standartlara göre hak sahibi olanlar.

Lozan’daki azınlıklar da 2’ye ayrılıyor: a) Azınlıkları “TC yurttaşı Gayrimüslimler” olarak tanımlayan Lozan’a rağmen devletin tek hak sahibi olarak gördüğü Ermeniler, Museviler ve Rumlar; b) Devletin Lozan’a rağmen tamamen görmezden geldiği Gayrimüslimler. Ör. Antakyalı Rum Ortodokslar, Ezidiler, Protestanlar, vb.

Bu bölümde, özellikle ilk üç azınlık ve Süryaniler konusunda çok ayrıntılı bilgiler var: Nüfusları, ibadet yerleri, mezarlıkları, vakıfları, okulları, dernekleri, yayın faaliyetleri, vb.

İkinci kategoriye gelince:

Lozan’a göre azınlık sayılmayan, ama azınlıkları “soy, dil, din bakımından farklı olma”yla tanımlayan uluslararası standartlara göre hak sahibi olanlar arasında devlete “problem çıkartmayan” Araplar, Balkan-Kafkas kökenliler, Romanlar bulunduğu gibi, “problem çıkartan” Aleviler ve Kürtler de var.

Bu bölümde Alevilerin ulusal ve ulusüstü mahkemelerden aldıkları kararlar sergileniyor, Aleviler ile Kürtlerin niye asimile olmadıkları araştırılıyor, her ikisinin de azınlık hakları talep etmelerine rağmen niye azınlık olmayı reddettikleri tartışılıyor.

***

 Altıncı Bölüm, Lozan’ın “Azınlıkların Korunması” kesiminin incelenmesine ayrılmış.

Beşinci Bölümde sözü edilen Gayrimüslim haklarının nasıl eksik uygulandığının yanı sıra, Lozan’ın aslında Gayrimüslim olmayanlara da haklar getirdiği burada anlatılıyor. Ör. Md. 39/4 “herhangi bir TC yurttaşına” her türlü ilişkilerinde (ticaret, basın, yayın, açık toplantı, vb.) istediği dili kullanma olanağı getirmekte. Md. 39/5 ise “Türkçeden başka bir dil konuşan TC yurttaşları”nın mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanmalarını mümkün kılıyor.

Lozan, daha da ilginci, yurttaş olmayan ve farklılık arzeden gruplara bile haklar tanımakta. Ör. Md. 38’de, “Türkiye’de oturan herkes”in, inancının gereklerini açıkça yerine getirme hakkı bulunduğu söyleniyor.

Oysa gerçek hayatta örneğin Alevilerin cemevleri tanınmıyor, örneğin Kürtlerin kendi dillerini her yerde kullanmaları ve mahkemelerde savunmalarını Kürtçe yapmaları yasaklanıyor.

Bölüm, “Türkiye’nin tapusu” diye anılan Lozan konusunda ülkedeki büyük cehaleti yansıtan şehir efsaneleriyle sona eriyor.

***

Yedinci Bölüm’de Türkiye’deki azınlık mevzuatı, uygulaması ve içtihadı inceleniyor.

Mevzuat deyince, anayasa ve yasalarda geçen “Milletin bölünmez bütünlüğü” bağlamında yurttaşın ve Türk’ün tanımı meselesi ortaya çıkıyor. Devletin ve kendini devletle özdeş sayan kişilerin “Türkiyeli” terimine alerjileri tartışılırken, bu terimin Kurtuluş Savaşı sırasında kullanıldığı fakat sonra terk edildiği anlatılıyor.

Bu bölümde resmî ideolojinin Türk’ü soy ve dinle tanımlaması incelenirken; Dördüncü Bölümde sözü edilen etno-dinsel temizliklerin, bu soy ve din ölçütleri kullanılarak nasıl uygulandığı 1910-20’lerden itibaren sergileniyor. Bu bağlamda; Türkçeden başka dil kullanma yasakları, memuriyete girmede ve bazı mesleklerde uygulanan “Türk olma” şartı, azınlığa devlet izni ve yardımıyla saldırı anlamına gelen pogromlar, Varlık Vergisi gibi ayrımcı baskılar ayrıntılı biçimde söz konusu ediliyor.

Bölüm, Türk yargısının bu konulardaki tutumuyla sona eriyor: AYM’nin Kürt partisi kapatma kararları ve Yargıtay’ın Gayrimüslimlere vakıflar konusunda yapılan baskıları onaması anlatılıyor.

***

Sekizinci Bölüm konuyu 2018’e getiriyor.

Önce, Türkiye’nin AB’ye girebilmek için 2001-2004 arası çıkardığı Uyum Paketleri insan ve azınlık haklarına ilişkin bütün maddeleriyle veriliyor.

Ardından, bu reformların 2016 OHAL’e kadarki uygulanmaları iki bölüm halinde sunuluyor: Hem Gayrimüslimlere ilişkin uygulamalar, hem de Kürtlere ilişkin olanlar. 2004-2005’e kadar olan süreç, Ecevit ve Erdoğan hükümetlerinin, Kürtlere karşı şartlanmış olan bürokrasiye karşı verdikleri demokrasi mücadelesi biçiminde ortaya çıkmakta.

Bundan sonrası, Erdoğan yönetiminin bu Uyum Paketleri’ni sıfırlayan antidemokratik uygulamalarından ibaret. Önce OHAL KHK’lerinin ana hatları yani anayasa ve hukuk dışı nitelikleri ve AYM’nin bu duruma katkıları anlatılıyor. Arkasından, OHAL düzeninin bireyler ve her türlü kurum (vakıflar, üniversiteler, medya, dernekler, şirketler, sendikalar, vb.) üzerindeki tahribatı özellikle Kürtlere ilişkin olarak ayrıntılı biçimde veriliyor.

***

Dokuzuncu Bölüm, kitabın bu noktasına kadar anlatılmış olanları nasıl bir zihniyetin yaratmış olabileceğini, bu zihniyetin temel kalıplarını ve kaynaklarını sorguluyor.

Türkiye’de ulusalcıların ve sonra da İslamcıların azınlıklara ilişkin ideolojisi anlatıldıktan sonra, bu zihniyetlerin sonucu olarak ortaya çıkan nefret söylemi/suçu ve ayrımcılığın ayrıntılı bir öyküsüne geçiliyor: Türkiye’nin bu konulardaki uluslararası yükümlülüklerine rağmen Türk hukukunda nefret ve ayrımcılık konusunun nasıl ele alındığı, nihayet, Türk yargısındaki nefret ve ayrımcılık olayları ve davaları.

***

Sonuç bölümünde, Türkiye’de gerek Lozan’a gerekse uluslararası standartlara göre azınlık gruplarına karşı geliştirilmiş temel yaklaşımın, “Azınlıklar devletin ve milletin birlik-beraberliğini bozar” biçiminde ortaya çıktığı tespit ediliyor.

Türkiye’de ister ulusalcı isterse İslamcı olsun, bütün kitap boyunca “ulusun tek kimlikli olduğunu iddia eden ve bunun dışındaki tüm alt-kimlikleri yasaklayan devlet türü” olarak tanımlanan ulus-devlet’in demokratik devlet’e dönüşmek zorunda olduğu belirtilerek konu sonlandırılıyor.

——————————— ————————————-

Etnik ve Dinsel Azınlıklar Tarih, Teori, Hukuk, Türkiye 

ISBN : 9789750407871

Sayfa Sayısı / Ebatı : 19 x 24,5 cm

Kağıt / Baskı : 70 gr. Holmen Kitap Kağıdı, 2 Renk baskı

Fiyatı: 47,50 TL

İlgili Kişi: Melinda SAKA / melinda@literatur.com.tr

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le mars 22, 2018 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , ,

TÜRKİYE TOPLUMU VE AZINLIKLAR; LOZAN’IN ÖTESİNE GEÇMEK MÜMKÜN MÜ?

TÜRKİYE TOPLUMU VE AZINLIKLAR

LOZAN’IN ÖTESİNE GEÇMEK MÜMKÜN MÜ?

PROF. DR. SAMİM AKGÖNÜL

Galatasaray Üniversitesi

19 ARALIK 2013

Capture d’écran 2013-12-12 à 20.51.39

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 12, 2013 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , ,

Yeni Türkiye İçin 3 Esin Kaynağı

Yeni Türkiye İçin 3 Esin Kaynağı

 

page_yeni-turkiye-icin-3-esin-kaynagi_087314974

T24

10.03.2013

Yeni bir siyasal kültüre, yeni bir sisteme ve yeni bir devlet-toplum ilişkisine doğru ilerlediğimiz aşikâr. Geç kalmış bir dönüşüm bu. Türkiye’deki toplumsal katmanların bazılarının yok yere ezilmesine, insanların ölmesine, kaynakların israfına yol açmış olan, hâlâ da yol açan bir gecikme. Bu kaçınılmaz dönüşümün yerel, bölgesel ve küresel dinamikleri var. Bu yazı, bahsi geçen dinamiklerin getirdiği gereklilikler ışığında 3 değişik kimlik-devlet ilişkisi modelini inceleyecek, üçünde de birer örnek seçip modelin Türkiye için esin kaynağı olup olamayacağını tartışmaya açacaktır.

 

‘Yerel dinamikler’

 

Yerel dinamikler artık belli. Türkiye toplumu 1920 sisteminin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bu sistem Türkiye’yi kurmuş, özgürleştirmiş, varoluşunu sağlamıştır. Ancak bu süreç acılı ve bedeli ağır olmuş, özellikle Anadolu’nun yerli halklarından gayrimüslim olanları silmiş, bir yüzyıl boyunca Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etmek zorunda olanları asimile etmiş, geriye kalan kültürel ve dilsel farklılıkları folklorize ederek minik zararsız turistik objeler haline getirmiştir. Bu üç basamaklı tektipleştirme siyaseti, benim eksterminasyon (yok etme), asimilasyon ve folklorizasyon olarak nitelendirdiğim bu süreç , büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Sürece hasbelkader direnebilen tek grup Kürt grubudur. Zira Kürtler Müslüman olduklarından 20. yüzyıl başında gerçekleştirilen yok etme politikalarının hedefi olmadılar hatta kimi durumlarda yok etme politikalarına alet edildiler, katıldılar. Kürtler otokton yani herhangi bir yerden göç etmemiş halk olduklarından diğer göçmen gruplar gibi asimile edilemediler. Ayrıca, ulaşılması güç yerlerde yaşıyorlardı ve farklı bir üretim biçimi içindeydiler . Kendilerini merkezî tektipleştirmeye boyun eğmek zorunda hissetmediler. Benzer sebeplerden ama daha da önemlisi sayıca kalabalık olduklarından folklorizasyona da direnip, şirin bir “kültürel zenginlik” literatürüne de sokulamadılar. Bugün Türkiye’de Laz deyince akla “komik” bir şive, fıkralar ve hamsi geliyor. İnsanlar Boşnak kelimesini duyunca börek, Arnavut kelimesini duyunca ciğer, Çerkez kelimesini duyunca tavuk düşünüyor, algılıyorlar. Aynı folklorizasyon Kürt kavramı için geçerli değil. Daha doğrusu akla ilk gelen Kürt böreği değil artık. Ama daha da ilginci Kürt örneğinden cesaret alarak Laz kimliği gibi diğer unutturulmuş, yok edilmiş kimlikler de yavaş yavaş uyanmaktalar. Hrant Dink’in dediği gibi “su, bir şekilde, çatlağını bulup” yeryüzüne ulaşabilmekte.

 

‘Bölgesel dinamikler’

 

Bölgesel dinamikler de Türkiye’nin dayatmacı, devleti bireyin üstünde, sistemi yurttaştan “koruyan” siyaset anlayışında ısrar etmesini imkansız kılıyor. Elbette bölgedeki toplumsal kaynamanın merkezinde Batı değerleri olarak algılanan ama aslında evrenselliklerini ispat etmiş demokrasi, eşitlik, kimlikler arasındaki hiyerarşiyi ret, bireysel özgürlükler gibi kavramlar var. “Arap Baharı”nın en azından başlangıcında dinsel ve/veya etnik bir rekabet değil toplumsal “acıya dayanma eşiğinin” aşılması yatıyor. Alt-orta ve orta sınıfın diktatörlüklere, otoriter rejimlere başkaldırmasının ana sebebi sosyal dinamiklerde yatmakta. Daha sonra bu dinamiklerin kimliksel taleplere dönüşmesinin sebebi ise, bütün bu coğrafyada bulunan etno-sınıflar (bir sosyal sınıfın büyük bir ölçüde bir etnik gruba tekabül ettiği durumlar), dinsel sınıflar (bir sosyal sınıfın büyük bir ölçüde bir dinsel gruba tekabül ettiği durumlar). Kitlelerin kimliksel davalar için harekete geçmesi, sınıfsal davalar için harekete geçmelerinden -hâlâ- daha kolay. Türkiye’de de bir etno-sınıf var ve bu grup sosyal taleplerini kimliğinin inkârını protesto ederek dile getiriyor doğal olarak. Böyle bir “uyanış” ortamında, Türkiye’nin var olmaya devam edebilmesi için toplumun her kesiminden gelen “söz hakkı” taleplerine cevap vermesi gerek. Sivil Toplumun gitgide geliştiği, sosyal etkileşimlerin sıkılaştığı, iletişim yollarının sonsuzlaştığı bir ortamda “mühendis devlet”ten “hizmetkar devlet”e geçiş şart.

Yazinin devami

 
Poster un commentaire

Publié par le mars 14, 2013 dans News

 

Étiquettes : , , , ,

Temsiliyet ve Kurumlaşma paneli

Türkiye’de dini azınlıklar: Temsiliyet ve Kurumlaşma paneli

Salom, 17 Ekim 2012

Nelly BAROKAS 

Galatasaray Üniversitesi, SDRE (Societe, Droit et Religion en Europe) ve Strasbourg Üniversitesi’nin düzenlediği “Türkiye’de dini azınlıklar: Temsiliyet ve Kurumlaşma” paneli 11 Ekim Perşembe günü Galatasaray Üniversitesi Coşkun Kırca Salonu’nda gerçekleşti. Panel’de Prof. Dr. Samim Akgönül, Doç. Dr. Yannis Kristakis, Doç. Dr. Emre Öktem’in sunumlarının yanı sıra farklı dini azınlık mensupları da görüşlerini dile getirdi. Av. Rita Ender’in hazırladığı belgesel filimde azınlık bireylerinin konuya bakışı sergilendi

 

 

Türkiye’de gayrimüslim azınlıklar kendi içlerinde nasıl bir yönetimi benimsemişlerdir? Tarihten bu yana nizamnamelerden tüzüklere, hâkim olan zihniyete dair ne söylenebilir? Dini azınlıklar kendilerini demokratik bir şekilde layıkıyla temsil edebilirler mi? Bu sorunları ele almak üzere düzenlenen panelin ilk oturumunda söz alan öğretim üyeleri konuya bilimsel bir açıdan yaklaşarak Batı dünyasından örnekler getirdiler.

Fransa’da azınlıklar

Strasbourg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Samim Akgönül konunun Fransız ayağını ele aldığı konuşmasında ‘azınlık’ kavramının bu ülkede Türkiye’de anlaşıldığı gibi algılanmadığını, ‘minorite’ kavramının özellikle göçmenler için kullanıldığını ve bu kavramın Fransız hukukuna yabancı olduğunu belirtti. Ancak bu kavramın hukuken mevcut olmamasının sosyolojik anlamda azınlıkların var olmadığı anlamına gelmediğini dile getiren Akgönül örneğin teritoryal olarak Korsika’da bölgesel bir parlamentonun var olduğunu ve ‘de facto’ olarak o bölgede görev alan devlet memurlarının Korsikalılardan seçildiğini açıkladı.

Akgönül’e göre dini açıdan durum daha karmaşık bir görünüm arz etmekte. 1905 tarihli bir yasaya göre devlet ile inançlar tamamen ayrılmış durumda. Devlet hiçbir dini inanca finansman sağlamamaktadır. Fransa’nın laikliği negatif bir laikliktir. Belçika’da ise pozitif bir laiklik anlayışı mevcut ve kurumsallaşan her dini grup devlet ile ilişki kurabilmektedir.

Fransa’da Yahudiler hem dini hem de sivil yapılanmayı içeren bir yapıya sahiptir.  Yahudiler, CRİF üzerinden devlet ile ilişkilerini sürdürmektedirler. Fransız sistemi hukuksal meşruiyeti zayıf olan pragmatist bir sistemdir. Müslümanları temsil eden bir kurum yok. Ancak 1960 yılından sonra Müslüman göçmenlerin iki, üçüncü kuşak mensuplarının hak talepleri başlayınca Sarkozy 1999 yılında camilerin yüzölçümlerine göre oy kullanılması sistemine dayanan CFCM (Conseil Français du Culte Musulman)’ın kurulmasına ön ayak oldu. Ancak Cezayir Müslümanlarını temsil eden bu kuruluş Müslüman Kardeşlerin yükselişi karşısında etkin olamadı ve CRCM (Conseil Regional du Culte Musulman) kuruldu. Günlük sorunlarla ilgilenen ve bölgesel bir yapılanmaya sahip olan bu kuruluş daha başarılı ve temsil gücü daha yüksek…

Yunanistan’da azınlıklar

Atina Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yannis Kristakis Yunanistan’da devletin ibadete, dine karışmadığını, tam bir örgütlenme özgürlüğünün mevcut olduğunu ve yargının cemaatlerin tüzel kişiliklerini bir hak olarak gördüğünü belirtti.

Yunanistan’da Yahudiler tam bir özerk statüye sahip olup kendi içlerinde işleyiş yapılarını değiştirme hakları vardır. Ekonomik açıdan özerk olmayı Yahudi cemaatinin kendisi talep etmiştir.

Müslümanların ise bu özerkliği yoktur; müftü devlet tarafından seçilmekte ve devlet memuru statüsüne sahip olarak görev görmektedir.

Müftü yargıç konumuna da sahip olup Müslüman azınlığa uygulanan hukuk, Şeriat Hukukudur. Avrupa’da Şeriat Hukukunun uygulandığı tek ülke Yunanistan’dır. Müftünün kararları Yunan Yüksek yargısının denetimine tabidir. Ancak son yirmi yılda müftülerin verdikleri 3500 karardan sadece dördü bozulmuştur.  Boşanma davalarında dahi taraflardan birinin Müslüman olduğu her uyuşmazlıkta yetkili makam müftülüktür.

AİHM içtihadına göre dini grupların özerkliği

Birinci oturumun son konuşmasını Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Öktem, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarına göre dini grupların örgütlenmesi ve iç örgütlenme özgürlüğü konusunda yaptı.

Öktem’e göre, Avrupa’da geçerli normatif standartlara göre, dini cemaatlerin özerkliği, demokratik toplumlarda çoğulculuğun vazgeçilmez bir unsurunu oluşturmaktadır. Dini toplulukların özerkliği ve iç örgütlenmesine dair meseleler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelmiş ve mahkeme her zaman dini toplulukların daha çok özerklik ve örgütlenme serbestîsi kazanması yönünde tavrını koymuştur.

AİHM, Hanya Katolik Kilisesi’nin resmi olarak tanınmış bir tüzel kişiliği olmamasına rağmen uygulamada temsil meselesi bakımından bu yönde hukuki bir güven uyandırılmış olunması nedeniyle tüzel kişiliğini kabul etmiştir. Kilisenin, Yunan Mahkemeleri önünde açtığı davada tüzel kişiliğin reddini adil yargılanma hakkının ve ayırımcılık yasağının ihlali olarak kabul etmiştir.

Türk hukukunda tüzel kişiliği bulunmayan Rum Patrikhanesi, Büyükada Yetimhanesi’ne ilişkin olarak AİHM’ne başvurmuş ve bu başvuru Patrikhane lehine sonuçlanmıştır.

Ancak Öktem, Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlerinin ve ruhani reislik makamlarının tüzel kişiliklerinin bulunmadığını, AİHM’nin kararlarından hareketle tüzel kişilik sorunun çözüme kavuştuğu görüşüne katılmanın mümkün olmadığını söyledi. Kanunen sayılmayan ve tanımlanmayan, soyut bir tüzel kişilik kavramının uluslararası bir yargı mercii tarafından kabul görebileceğini ancak iç hukuk açısından sıkıntılar yaratacağını, bu nedenle kanuni bir düzenleme ile tanımlanmasının isabetli olacağını belirtti.

Makalenin devami

 
Poster un commentaire

Publié par le octobre 17, 2012 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , ,

TÜRKİYE’DE DİNİ AZINLIKLAR: TEMSİLİYET VE KURUMLAŞMA

TÜRKİYE’DE DİNİ AZINLIKLAR: TEMSİLİYET VE KURUMLAŞMA

 

 

 
Poster un commentaire

Publié par le octobre 5, 2012 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , ,

Fransa’nın kararı iki ülkenin toplumsal barışına orta vadede zarar verebilir

Strasbourg Üniversitesi Profesörü Samim Akgönül: ”Fransa’nın kararı iki ülkenin toplumsal barışına orta vadede zarar verebilir”

Didem ERYAR ÜNLÜ / YAKIN PLAN

didem.eryar@dunya.com

Strasbourg Üniversitesi Profesörü Samim Akgönül Türkiye’deki azınlıklar konusunda uzman bir isim. Akgönül ile azınlıklar konusunun yanı sıra, Fransa Meclisi’nin Ermeni soykırımını inkarını ceza yasası kapsamına alan kararını konuştuk.

« Türk bağlamında, azınlık kirlenmiş bir kavram. Zira bu kelime hukuki ya da sosyolojik bir statüyü değil toplumsal bir hiyerarşiyi işaret ediyor » diyen Akgönül, Fransa Meclisi’nin Ermeni soykırımını inkarını ceza yasası kapsamına alan kararını hümanist demokratlar için bir tuzak olarak değerlendiriyor ve kararın iki ülkenin toplumsal barışına orta vadede zarar verebileceğini söylüyor.

Akgönül’ün görüşleri şöyle:

Azınlık, kirlenmiş bir kavram

« Türk bağlamında, azınlık kirlenmiş bir kavram. Zira bu kelime hukuki ya da sosyolojik bir statüyü değil toplumsal bir hiyerarşiyi işaret ediyor. Türkiye’de azınlık olmak o kadar zor oldu ki artık hiçbir grup bu statüyü kendine yakıştıramıyor, zira Türkiye’de azınlık olmak ezilmek demek.  Ülkemizde demokrasi çoğunluğun azınlık üztüne tahakküm hakkı olarak algılanmakta. Halbuki demokrasi her türlü azınlığın (etnik,  dinsel, sınıfsal, cinsel…) kendini ne kadar iyi hissettiği, kimliklerini ne kadar rahat ifade ettiği ile ölçülebilen bir değerler sistemi. »

Tartışılan Türk kimliği

« Ulusal inşa süreci bitmemiş ve kendi kimliğinden emin olmayan toplumlarda ‘ötekiler’  üzerine yapılan tartışmalar her zaman uzun ve sert geçer. Bu Türkiye için de geçerli. Aslında tartışılan Ermeni, Kürt ya da Alevi kimliği değil başlıbaşına Türk kimliği. Zira bireyler gibi uluslar da kendilerini başka bir şeye göre tanımlarlar. Türk ulusu tekil ve tekilci bir kimlik üzerine kurulmaya çalışıldı. Çoğul aidiyet reddedildiği gibi tehlikeli hatta küfür sayıldı. O yüzden de ‘diğer’ gruplar korkuluk görevi gördüler. Bu tartışmalar ancak bu toprakların üzerinde herkesin, her grubun eşit ve meşru haklarının olduğu içselleştirilirse dinebilir. »

Türkiye azınlıkları yeniden keşfetti

« Bugün Türkiye’de azınlıklar konusunda objektif tarihi araştırmalar yapılıyor. 1990’lardan önce azınlıklar konusunda yüzlerce hain ya da potansiyel hain temalı kitaplar yazıldı. 1990’larda bir kırılma oldu. Entelektüel şehirliler kırsallıkla özdeşleştirdikleri Kürt ve Müslüman kimliği ile tanıştılar. Ve dün acımasızca dışladıkları gayrimüslimleri daha ‘modern’ daha ‘Avrupalı’ bulduklarından nostaljik bir edebiyat geliştirdiler. Bu nostaljik edebiyatın bir iyi yanı oldu: Aynı duyarlılığı üniversite çevreleri de gösterdi. Ve böylece Türkiye uzun süredir toplumsal hafızanın dipsiz kuyusuna attığı azınlıkları tekrar keşfetti. Ben de dahil birçok meslektaşımız kendimizi bu yeniden hatırlama sürecinin içinde bulduk. Bugün bir ay geçmiyor ki azınlık gruplarının tarihi ya da bugünü hakkında kaliteli bir çalışma yayınlanmasın. »

Fransa’nın kararı hümanist demokratlar için bir tuzak

« Fransa Meclisi’nin Ermeni soykırımını inkarını ceza yasası kapsamına alan kararı kabul etmesini bizler,  yani bu konular üzerinde düşünen hümanist demokratlar için bir tuzak olarak değerlendiriyorum. Zira bir taraftan bir ulusun ortak acısı ve yaralı toplumsal hafızası var, diğer taraftan ise bu acının araçsallaştırılması, günün siyasi gelişmelerine kurban edilmesi var. Ayrıca tarih dediğimiz şey dünün bugünüdür. Yani dinamiktir. Resmi söylemler ve kararlarla ne Türkiye’de ne de Fransa’da kemikleştirilemez. O yüzden böyle bir yasaya karşı olmakla beraber Türkiye’deki resmi söyleme de karşı durabilmek istiyorum. Son tahlilde ilke ve değerlere sadık kalmak en dürüst duruş gibi geliyor bana. Bu karar elbette Fransa Türkiye ilişkilerinde bir yara açabilir. Daha doğrusu zaten açık olan yaraları derinleştirebilir. Gene de iki ülke arasındaki ilişkiler o kadar çetrefilli ve köklü, iki ulusun tarihi o kadar girift ki, bu ilişkiler bence böyle bir karara kurban edilemez. »

En fazla Türkiye Ermenileri ve Fransa’da yaşayan Türkler zarar görür 

« Karar sonrası endişeyle izlediğim ve üzerinde düşündüğüm iki grup var. Birincisi gene kendilerini hedefte hissedecek ve sessizliğe gömülme eyleminde olacak Türkiye Ermenileri. Toplumsal hafızalarını aktarmada ve varoluş meşruiyetlerini kazanmada en büyük zorlukları çeken grup bu. Zira bu söylemler esansiyalist. Bireyleri etnik ya da dinsel kimlikleri içine hapsediyor.

Zordaki ikinci grup da Fransa’da yaşayan Türkiye kökenliler. Onlar da henüz Fransız toplumunda varoluş meşruiyetlerini kazanamadılar.  Bu dışlayıcı, onları zorbalıkla özdeşleştiren söylem ve yasa, bu gruptan çoğu kişiyi ve kurumu, içinde yaşadıkları Fransa’ya ve Fransa toplumuna aynı dışlayıcı yaklaşımı dayatabilir. Ve bu ayrışma Fransa’da ayrımcılık görmelerine yol açabilir. Her iki durum da hem Fransa’nın hem de Türkiye’nin toplumsal barışına orta vadede zarar verebilir. »

Arap Baharı, sosyal temelli eşitlik arayışının bir ürünü

« Bütün Avrupa genelinde milliyetçi ve ırkçı yaklaşımların 1990’lardan itibaren ivme kazandıkları doğru. Yüzyıllar boyunca  en önemli aidiyet din olmuştu. Toplumlar birbirlerini dinsel aidiyet üzerinden dışladılar. Fransız ihtilalinden sonra içine dini de dahil eden yeni bir aidiyet doğdu, o da ulusal aidiyet kavramı. 19. yy boyunca katıksız, saf ulus devletleri kurabilmek en önemli ülkü haline geldi ve bu uğurda büyük katliamlar, sürgünler yaşandı. Ancak 20. Yüzyılda yeni ve çok güçlü bir başkalık eklendi. İki kutuplu dünyada siyasal ve ideolojik başkalık diğer başkalıkların üstünü örttü, onları halının altına süpürdü. Doğu blokunun çökmesiyle bir yandan medeniyetler çatışması kisvesinde yeni düşmanlar yaratılırken diğer yandan milliyetçilik, hatta mikromilliyetçilik toplumsal grupları rahatlatan sığınak olarak tekrar peydah oldu. Bugün galiba (umarım) bu kırılmanın sonuna geliyoruz. ‘Arap Baharı’ denilen ama aslında küresel olan hareketler sosyal temelli eşitlik arayışlarının ürünü gibi görünüyor. Arap Baharı sadece bir kimlik çatışması ya da bir rejim çatışması değil. Toplumsal eşitlik isteyen orta ve orta altı kentlilerin refahı, özgürlükleri kısacası daha eşitlikçi bir toplumsal hayatı paylaşabilme çatışması. Bu hareketleri geleneksel marksist yaklaşımla bir ‘sınıf kavgası’ olarak nitelendirmek bence bir illüzyon. »

Türkiye’nin model olma konusu çetrefilli

« Türkiye’nin model olma konusu oldukça çetrefilli.  Türkiye’nin nesinin model olacağı tartışılır. Anayasal sistemi mi ? Parlementer sistemiyle mi ? Devletçi ve devleti öne çıkaran politik yapı mı yoksa ultraliberal ekonomik mütasyonu mu ? Her ülke kendi bağlamına göre kendi sistemini yaratacaktır. Bazı konularda Türkiye deneyiminden esinlenilecek bazı başka konularda Türkiye’nin zıttı politikalar yürütülecektir. Arap Baharı sonrası beni en çok şaşkınlığa düşüren olgu, bu ülkelerdeki 19. yy yapay sınırların revizyonunun söz konusu olmadığıdır. Diğer bir deyişle sömürge sonrası kurulan ulus devletler varlıklarını aynı sınırlar içinde şimdilik devam ettiriyorlar. Bölünme konusunda elbette birkaç istisna var, Sudan ya da büyük bir ihtimalle yarının Irak’ı gibi, ancak bu ülkelerde Mısır, Suriye ya da Tunus gibi yerlerde ortaya çıkan sosyal dalga görülmedi.  İslamcılar da yekpare değil. İslamcı kategorisi oryantalist bir kategorizasyon. Gene de muhafazakar akımların genelde elitizm karşıtı ve eşitlikçi refah söylemleri her ülkede taraftar bulabiliyor.

DÜNYA GAZETESI

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 23, 2012 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Mütekabiliyet yoktur

Mütekabiliyet yoktur

Samim Akgönül

http://www.turkishgreeknews.org/tr/mutekabiliyet-yoktur-8002.html

14 Aralik 2011

Bu yazıyı sitemizin yöneticisi, bu önemli girişimin mimarı Serkan Meriç’in “Azınlıklar ve Mütekabiliyet » isimli makalesi üzerine yazma ihtiyacını duydum. Serkan yazısında pozitif mütekabiliyet ve negatif mütekabiliyet kavramlarını kullanmakta. Bu konuyu birçok yerde defalarca yazdım ancak burada tekrar birkaç noktanın altını çizmek isterim. Herhangi bir yanlış anlamaya mahal bırakmamak için açık, net ve kısa başlıklar altında meramımı anlatmak istiyorum.

Sonda söylemem gerekeni hemen baştan söyleyeyim ki hoşunuza gitmezse okuma zahmetine katlanmayın: Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı ile İstanbul Rum Ortodoks azınlığı arasında eskilerin mütekabiliyet dediği, günümüz Türkçesi’nde karşılıklılık denilen, Yunanca’da αμοιβαιότητα, Frenk dillerinde reciprocity/réciprocité denilen şey yoktur.

Elbette mütekabiliyet kavramı uluslararası ilişkilerin ve uluslararası hukûkun en önemli kavramlarından biri. Hatta uluslararası hukûkun bir mütekabiliyet hukûku olduğunu ileri sürenler var (bkz. Emmanuel Decaux, La réciprocité en droit international, Paris, 1980). Savaş hukukundan ticari hukuka, vize meselelerinden gümrük konularına, mütekabiliyet hakikaten de uluslararası ilişkilerin temelini oluşturmakta. Devletler diğer devletlerle ilişkilerini bu temele oturtmaktalar.

Ancak bu ilkenin uygulanmasında iki çok önemli istisna var. Bu istisnalar ilkenin konumuz dâhilinde varlığını engellemekteler.

Birincisi, insan hakları söz konusu olduğunda mütekabiliyet ilkesi uygulanamaz. Diğer bir deyişle herhangi bir Devlet, başka bir Devletin İnsan haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile insan haklarını ihlal etmeye kılıf uyduramaz. Azınlık konularıyla ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi, azınlık hakları genel insan haklarının bir parçası, hatta alt grubudur. (Zaten azınlık haklarının üst limiti de insan haklarıdır, yani talep edilen herhangi bir azınlık hakkı bireysel insan haklarına aykırı ise o hak verilemez). Dolayısıyla adı geçen iki azınlığa ait bireylerin haklarının gasp edilmesi, çiğnenmesi mütekabiliyet bahanesine sığınamaz. Bu hakların arasında elbette Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü, ayırımcılık yasağı gibi Azınlıkları doğrudan ilgilendiren haklar da vardır.

İkinci istisna daha da belirgin: mütekabiliyet esası, Devletler tarafından kendi vatandaşlarına uygulanamaz. Diğer bir deyişle herhangi bir Devlet, başka bir Devlet vatandaşlarının hakkını gasp ediyor, cezalandırıyor bahanesiyle kendi vatandaşlarını aynı uygulamaya tâbi tutamaz. Türkiye’nin, Türkiye vatandaşı Rumlara ders kitabı dağıtılmasına engel olması, Yunanistan devletine Yunanistan vatandaşı Türklere ders kitabı dağıtılmasına engel olma hakkını vermez. Ya da Yunanistan Devleti Yunanistan vatandaşı Türklere mal edinimi konusunda zorluk çıkarıyorsa, aynı uygulamayı, intikam almak için ya da baskı kurmak için Türkiye, kendi vatandaşı Rumlara yapamaz. Burada da mütekabiliyet yoktur.

Lozan Antlaşmasının mütekabiliyeti kurumsallaştırdığı düşünülen 45. Maddesi oldukça sorunlu bir maddedir. Aslı Fransızca olan maddenin orijinal metindeki Türkçe çevirisi şöyledir : “İşbu Fasıl Ahkâmı ile Türkiye’nin gayri müslim akalliyetleri hakkında tanınan hukuk, Yunanistan tarafından dahi kendi arazisinde bulunan müslüman akalliyet hakkında tanınmıştır”. Rahatlıkla görüleceği gibi mütekabiliyet azınlıklar arasında değil, adı geçen devletlerin yükümlülükleri arasındadır. Kaldı ki net bir dengesizlik de görülebilir. Madde herhangi bir azınlığı belirtme ihtiyacı hissetmeden Türkiye’nin bütün gayri Müslimlere haklar tanıdığını belirtirken (Ekalliyet / Azınlık kelimesi çoğul kullanılmıştır), Yunanistan’da tek bir Müslüman azınlık zikredilmiştir. Bu durumda azınlıklar arasında sanıldığı gibi mütekabiliyet olsaydı, örneğin Türkiye Süryanileri ile Yunanistan Müslümanları arasında paralellik kurulmuş olurdu ki elbette bu da çok saçma olurdu.

Uzun lafın kısası, Lozan’a göre Yunanistan ve Türkiye, kendi vatandaşlarına karşı sorumludurlar. Bu kadar…

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 14, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :