RSS

Archives de Catégorie: Media

La Turquie dans le piège de la crise syrienne

La Turquie dans le piège de la crise syrienne

Samim Akgönül

Depuis une dizaine d’années, la politique régionale de la Turquie se caractérise par ses revirements et ses changements de cap. Désormais, Ankara est empêtrée dans la crise syrienne, prise en tenailles entre la revendication kurde et les attentats de l’organisation de l’État islamique.

capture-decran-2017-01-14-a-09-49-02

Le 19 décembre 2016, à la veille de l’ouverture du sommet Turquie-Russie-Iran au sujet de la Syrie, un policier turc abattait l’ambassadeur de la Russie Andreï Karlov à Ankara. Le corps criblé de neuf balles du diplomate allongé à ses pieds, l’assassin hurlait face à la caméra des slogans djihadistes et nationalistes en arabe (avec un mauvais accent) et en turc à propos d’Alep. Cet assassinat jouera sans doute un rôle important dans les recompositions conjoncturelles d’alliances, tandis que la réunion tripartite confirmait la Russie comme acteur principal au Proche-Orient, imposant sa volonté aux autres prétendants au rôle de leader régional. L’Iran est apparu pour sa part comme la puissance chiite stable qui défend également ses intérêts, notamment avec sa politique lente et souterraine de soutien aux alaouites. La Turquie en revanche a dû changer de politique étrangère, bien malgré elle et pour la énième fois, empêtrée dans le bourbier du Proche-Orient qu’elle connaît décidément très mal.

Jamais la politique étrangère turque n’était passée par une période si incertaine et si dangereuse. Dangereuse pour la Turquie et sa population, tétanisée — telle un lapin face aux phares d’une voiture sur le point de l’écraser —, sous les projecteurs constants de l’ensemble des médias, qui sont aux ordres. Mais dangereuse aussi pour la région, voire pour l’Europe entière. Cette situation est certainement due au chaos qui règne dans le Proche-Orient, mais également à une inconsistance pathologique dans la politique interne et externe d’Ankara. Ce n’est pas tant que la Turquie a fait les mauvais choix et pris de mauvaises décisions — chose courante en politique étrangère —, c’est plutôt qu’elle n’a pas fait de choix clair, donnant l’image d’un État en faillite auquel ni ses partenaires historiques ni ses alliés conjoncturels ne peuvent faire confiance.

SUITE DE L’ARTICLE

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 14, 2017 dans Media, News

 

Étiquettes : , , ,

Turquie : entretien avec Samim Akgönül

Turquie : entretien avec Samim Akgönül

ARTE,  22 novembre 2016

Andrea Fies  s’entretient avec le politologue franco-turc Samim Akgönül sur l’escalade de la répression en Turquie depuis le putsch raté de juillet dernier. Elle évoque également avec lui la grande purge d’Erdogan (au sein de l’armée, de la justice et des médias) et les rapports ambigus qu’entretiennent l’Union Européenne et la Turquie.

capture-decran-2016-11-25-a-14-15-57

 
Poster un commentaire

Publié par le novembre 25, 2016 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

Avrupa Konseyi’nde sansür ve vandalizm

Avrupa Konseyi’nde sansür ve vandalizm

Samim Akgönül

T24, 09.11.2016

ak

Önce dekoru yerleştirelim. Avrupa Konseyi, Strasbourg’da bulunan ve Avrupa değerlerinin inşası ve korunması için 1949’da kurulmuş en eski Avrupa kurumu. Bu değerlerin en önemlileri elbette demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü. Söz konusu kurumun Türkiye için önemi büyük zira hem kuruluşundan birkaç ay sonra Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye oldu hem de konseyin bir organı olan (ve Türkiye’de daha iyi tanınan) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin en önemli “müşterilerinden” biri. Son yıllarda mahkemeye gelen insan hakları ihlâl iddialarının hatırı sayılır bir kısmı da “ifade özgürlüğü” konusunda. Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi şöyle diyor:

“Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu  makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar.”

Avrupa Konseyi’nin spesifik olarak AKP iktidarı için de ayrı bir önemi var. Türkiye’de siyasal İslam olarak adlandırılan akımın en etkin isimleri uluslararası siyaseti bu kurumda öğrendiler. Avrupa Konseyi önce Milli Görüş hareketi için sonra da AKP kadroları için bir okul oldu. Abdullah Gül, 1990’larda zamanını Refah Partisi’nin temsilcisi olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) ile Strasbourg’da her geçen gün güçlenen Milli Görüş’ün Eyüp Sultan Camii’nde geçirirdi. Günümüzün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise 2010 – 2012 yılları arasında AKPM Başkanlığı görevine kadar yükseldi. Türkiye 2016 yılında Avrupa Konseyi’nin “Grand Contributeur”ü yani en çok finansal kaynak sağlayan ülkelerinden biri haline geldi.  Bu sayede Konsey’den gelebilecek eleştirileri kısıtlamayı ümit ediyor ve bu ümitleri de boşa çıkmıyor açıkçası. Parayı veren…

Ayrıca AKP için Strasbourg, özellikle Avrupalı Türklere ulaşmak konusunda önemli bir giriş kapısı konumunda. Şu anda bu şehirde biri Milli Görüş diğeri Diyanet olmak üzere iki büyük cami inşa ediliyor. İmam hatip lisesi açıldı, ilahiyat “fakültesi” burada kuruldu. AKP’ye yakın dernekler burada yoğun olarak başkonsolosluk ile istişare içinde AKP lehine lobicilik yapmaktalar.

 

Böyle bir durumda, özellikle Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesi ayaklar altına alınırken ekim AKPM toplantısı sırasında (13 Ekim 2016) Türkiye delegasyonu 15 Temmuz darbesi hakkında bir sergi açtı. Amaç, Parlamenterleri bu darbenin ne kadar tehlikeli olduğuna ikna etmek ve Avrupa Konseyi ilkelerinin çiğnenmesine bahane olarak göstermekti. Mevlüt Çavuşoğlu da eskiden başkanlığını yaptığı kuruma Türkiye’nin Dışişleri bakanı olarak gelmişti. Ancak aynı günlerde konseyin fuayesinde başka bir sergi daha vardı. Maltalı sanatçı Norbert Francis Attard’ın gerçekleştirdiği dev bir patchwork tarih boyunca sansürlenmiş sanatçı, siyasetçi, düşünür ve eserleri bir araya getirmişti. Bertold Brecht’den Charlie Chaplin’e ifade özgürlüğü kısıtlanmış bir çok kişi bu eserde buluşmuştu. Bu büyük boyutlu çalışmanın minicik bir yerinde de artık meşhur olmuş sarığında bomba olan bir Müslümanın (kimilerine göre bu Müslüman peygamberi betimliyordu) karikatürü yer alıyor ve sansürü simgelemek için üstünde kırmızı bir çizgi bulunuyordu.

YAZININ DEVAMI

 
Poster un commentaire

Publié par le novembre 12, 2016 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

Erdoğan, la guerre tous azimuts

Erdoğan, la guerre tous azimuts

Samim Akgönül

The convesations

8 septembre 2016

erdogan

 Yurtta harp, cihanda harp »
(Guerre dans la patrie, guerre dans le monde)

La célèbre citation de Carl Von Clausewitz, l’officier prussien qui a ferraillé contre Napoléon au début du XIXe siècle, m’a toujours semblé une erreur, un prétexte inventé de toutes pièces, pour justifier une situation de conflit physique alors qu’il existe une autre option, même si celle-ci ne peut être appelée « la paix » si facilement. La guerre n’est pas la continuation de la politique par d’autres moyens. La guerre est le contraire de la politique, le contraire de la gestion des affaires de la cité. Tout au plus peut-elle être considérée comme un outil qui légitimerait l’absence de politique.

Depuis les élections du 7 juin 2015, où – en l’absence relative de conflit physique en Turquie – la politique a pu regagner ses lettres de noblesse et provoquer un effritement logique du pouvoir de Recep Tayyip Erdoğan, ce dernier a bien appris sa leçon. Lui qui espérait vivre, à travers ce nouveau mandat, sa période de Usta (maître), à l’issue de celles d’apprenti et de compagnon, considère désormais qu’il doit mener une guerre à l’intérieur comme à l’extérieur. Et constate, avec une délectation mélangée à de la paranoïa, que la guerre continue lui garantit des pouvoirs absolus que la paix (ou du moins l’absence de guerre) ne lui garantissait pas.

Cette guerre est tridimensionnelle.

LIRE LA SUITE

 

 
Poster un commentaire

Publié par le septembre 17, 2016 dans Media, News

 

Étiquettes : ,

Turquie, la crise permanente comme outil de domination

Turquie, la crise permanente comme outil de domination

The Conversation

21 juillet 2016

Capture d’écran 2016-07-24 à 07.38.40

LIRE LA SUITE

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 24, 2016 dans Media, News

 

Étiquettes : , , , ,

Göçebe Yazılar

Göçebe Yazılar

Ali DAYIOGLU

YENI DÜZEN

13.06.2016

gocebe-yazilar

Tarihçi ve siyaset bilimci Samim Akgönül tarafından kaleme alınan “Göçebe Yazılar”, yazarın 2006-2013 yıllarında yaptığı seyahatler sırasında yazılmış olan ve Türkiye, Fransa ve Yunanistan’daki azınlık sorunları, din, toplum ve devlet ilişkileri, kamu yönetimi, siyaset ve göçmen topluluklar gibi meseleleri konu alan toplam 68 yazıdan oluşuyor. Kitabın özgünlüğü, böylesine ‘asık yüzlü’ konuları ele almasına ve okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmasına karşın, isminin ruhuna yakışır şekilde seyahat kitabı gibi rahat okunmasından kaynaklanmakta. Kitabın bu özelliği, “Neden Kulüp Rakı Sipariş Ettim?” başlıklı yazıda doruğa ulaşmakta, yazar, neden Kulüp Rakı’yı [Kulüp Rakısı değil, Kulüp Rakı!] tercih ettiğini anlatırken milletlerin inşa döneminde ve sanayi ötesi toplumlarda bireysel tercihlerin nedenleriyle ilgili enfes bir sosyolojik analiz yapmakta. Bunların dışında, yazılarda bahsedilen konularla ilgili sonradan ortaya çıkan gelişmeler her bir yazının başında aktarıldığından, yazara göre Fransa ve Yunanistan’da, ama özellikle de Türkiye’de değişen-değişmeyen, iyiye-kötüye giden meseleleri görmek de mümkün oluyor.

Bu uzunca girizgâhtan sonra, kitapta yer alan yazılara bakıldığında Türkiye Yazıları (Yunanistan yazıları da bu başlık altında yer alıyor) başlığı altında özellikle “Regard”, “Üç Kırılma”, “Patrikhane ve Uluslararasıcılık”, “Azınlık Hakları, Azınlığın Hakları Değildir”, “Azınlık Haklarını Kaldırın!” ve “Yeni Türkiye İçin Üç Esin Kaynağı” başlıklı yazıların bir adım öne çıktıkları söylenebilir. Fransa Yazıları başlığı altında ise “Fransa’da Yerli Seçimler” ile “Fransa’da Bölgesel Seçimler: Denge Oyunu”nun. Tabii, böyle bir seçkinin okuyucunun ilgi alanına göre yapıldığını söylemeye gerek bile yok ama “Üç Sağdan Üç Sola: Alternatif Doğar mı? Doğmalı mı?” başlıklı “Sonsöz Yazısı”nın Türkiye’nin yakın tarihine ve Türkiye’deki sol hareketlerle ilgili son dönemdeki gelişmelere (Gezi Parkı’nda yaşananlar gibi) ilgi duyan hemen herkesin ilgisini çekeceğini söylemek mümkün.

Yukarıdaki seçkiden hareket edersek, “Regard”da öne çıkan husus, Kıbrıs’ta da birbirinin yerine kullanılan ama aslında farklı kavramlar olan ‘çokkültürlülük’ ile ‘çokkültürcülüğün’ açık ve net tanımlarının yapılması, birincinin var olan bir durumu, ikincinin ise bir siyasayı, hatta ideolojiyi ifade ettiğinin altının çizilmesidir. “Üç Kırılma”da ise, toplumdaki kırılmaların ulus-devletlerde ve ulus-devletin vazgeçilmez olduğunu düşünen kesimlerde hem kâbus olarak yaşandığı hem de araç olarak kullanıldığı belirtildikten sonra, Türkiye’deki dinsel, etnik ve sınıfsal kırılmaların analizi yapılmakta, nedenleri ortaya konulmaktadır. “Patrikhane ve Uluslararasıcılık”, İstanbul’daki Ekümenik Patrikhane’nin 20. yüzyılın ikinci yarısından, özellikle de Bartholomeos’un Patrik seçilmesinin ardından öneminin ve prestijinin artmasının nedenleri tartışılmakta, Ekümenik Patrikhane ile Moskova Patrikhanesi arasında yaşanan üstünlük mücadelesi aktarılmaktadır.

Bu seçki içerisinde yeni bir seçki daha yapılırsa kitabın ‘başyapıtları’ olarak, “Azınlık Hakları, Azınlığın Hakları Değildir”, “Azınlık Haklarını Kaldırın!” ve “Yeni Türkiye İçin Üç Esin Kaynağı” başlıklı yazıları seçmek gerekecek. İlk iki yazı, azınlık haklarının Türkiye ve Yunanistan’da (buraya Kıbrıs’ı da ekleyebiliriz) nasıl algılandığına ama gerçekte ne olduğuna ilişkin zihin açıcı bilgiler veriyor. Bu noktada sözü Samim Akgönül’e bırakmak yerinde olacaktır: “Azınlık kavramı, Türkiye ve Yunanistan devletlerinin en önemli ideolojik aygıtı eğitim aracılığı ile, eğreti, ikinci sınıf, potansiyel hain vs. olarak kamuoyuna tanıtıldı. Azınlık hakları ise gayrimeşru haklar olarak. Aslında yeni azınlık hakları literatüründe, haklar grup olarak azınlıklara verilmiyor. Azınlığa ait bireylere veriliyor. Böylece birey kendini hem çoğunluktan hem de ait olduğu azınlıktan koruyabiliyor. Diğer bir değişle, 1992’den bu yana, yani BM Ulusal Azınlıkları Koruma Deklarasyonu’ndan beri, azınlık hakları yok, azınlığa ait bireylerin hakları var. İster kullanırlar, ister kullanmazlar”. (s. 85)

“Yeni Türkiye İçin Üç Esin Kaynağı”nda ise, azınlık kavramını reddeden (Fransa) ve kabul eden (Finlandiya) devletler ile federatif, konfederatif ve otonomist devletlerde ‘azınlık sorunlarının’ nasıl çözümlendiği aktarılarak başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin alt kimliklerle olan sorunlarını nasıl çözeceğine ilişkin öneriler sunulmakta. Günümüzde Türkiye’deki Kürt sorununun gerçek bir savaşa dönüştüğü gerçeği göz önünde bulundurulduğunda adı geçen yazının öneminin bir kat daha arttığını söylemek mümkün.

Fransa Yazıları’na gelince,  “Fransa’da Yerli Seçimler” ile “Fransa’da Bölgesel Seçimler: Denge Oyunu” başlıklı yazılarda Fransa’da ‘azınlık sorunlarının’ çözümünde adem-i merkeziyetçiliğin oynadığı önemli role değinmenin dışında, yerel seçimlerin iktidarı ne denli etkili denetlediği aktarılmakta, dolayısıyla da bu seçimlerin iç dengeler bakımından önemi ortaya konulmaktadır.

Son olarak, “Üç Sağdan Üç Sola: Alternatif Doğar mı? Doğmalı mı?” başlıklı “Sonsöz Yazısı”na değinmek ve üzerinde epeyce kafa yormak gerek. Samim Akgönül bu yazıda, Tanıl Bora’nın referans olmuş “Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık” kitabının konusunu oluşturan Türkiye’deki sağ akımların 2000’li yıllardan itibaren geçirdikleri değişimi tartışmanın yanı sıra AKP’nin Milli Görüş’ten ayrışıp farklı siyasi görüşe sahip kitlelerin desteğini nasıl elde ettiğini aktarmakta. Bunun ardından,  Akgönül, Gezi Parkı direnişiyle uzun zaman sonra kendini gösterebilen Türkiye soluyla ilgili analizlerini okuyucuyla paylaşıyor. Gezi direnişinin ruhunun iyi anlaşılması gerektiğine işaret eden ve bu direnişe katılanların beklentilerinin tahlilini yapan Akgönül, Türkiye’de (ve de Kıbrıs’ta) sol hareketin geleceğiyle ilgili ipuçları veriyor. Sistemi dönüştürmek isteyen, tahakküm altında ve kalıplara sokularak yaşamayı reddeden, kendi hayatlarına etki etmek arzusunda olan, karar mekanizmalarına daha aktif katılmak isteyen bireyleri kucaklayabildiği ölçüde solun güçlenebileceğini zihnimizde canlandırıyor…

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 13, 2016 dans Media, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , ,

Türkiye ve dışında Ottomania

Türkiye ve dışında Ottomania

Samim Akgönül

Fransız Historia dergisinin Mart 2016 sayısında “Le siècle Magnifique: l’Empire Contre-attaque” başlığı ile yayınlandıktan sonra Derya Işır ve Özge Kademli tarafından Türkçeye çevrilen ve sonra tarafımdan elden geçirilen bu makale 10 Haziran 2016’da T 24’de yayınlandı

Erdogan-with-Janissaries

Türk dizileri 2000’li yıllardan beri başta tarihi yeniden yorumlayan yapımlar olmak üzere Türkiye ve dışında başarılara imza atıyor. Özellikle geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan ülkelerde bu diziler başlı başına birer toplumsal olgu haline geldi. En çok da Muhteşem Yüzyıl dizisi eski Osmanlı topraklarında kurulan ülkeleri ilginç bir şekilde etkisi altına aldı.

Osmanlı’nın altın çağını anlatan dizinin Türkiye’de başarılı olması şaşırılacak bir durum değil. Çünkü Türkiye, Osmanlı topraklarından çıkan son ülke olarak Osmanlı geçmişini rehabilite eden ve kendini Osmanlı’nın varisi olarak gören tek ülke. Aslında Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950’lere kadar geçen süreçte Türk tarih yazımı, Osmanlı tarihinden tamamen ayrışmıştı. Zira bölgedeki diğer ülkeler gibi Türkiye de Osmanlı İmparatorluğu’na “karşı” kurulan ve onlarca yıl Kemalist ideoloji tarafından “beyaz sayfa” söylemiyle meşrulaştırılan bir devlet oldu. 1950’lilerde Demokrat Parti iktidarının milli eğitim sisteminde yaptığı ters-yüz ile Osmanlı dönemi peyderpey Türkleştirildi ve İslamlaştırıldı. Cumhuriyetin ilk on yılları süresince Türkiye Cumhuriyeti’nin bu topraklardaki varlığının meşrulaştırılması bir takım yapay söylemlerle gerçekleştirilmeye çalışılmıştı. Türk Tarih Tezi, Güneş Dili Teorisi, Hititoloji ve Sümeroloji ile “Helenlerden ve Ermenilerden önce” burada başkalarının  olduğunun altının çizilmesi hatta “Anadoluculuk hareketi” bu tarih yazımı taktiklerine sadece birer örnek. Bu dönemde kullanılan diğer taktiklerle çelişkili “Orta Asya’dan geldik” söyleminin izleri o kadar derin ki bugün bile Akdenizli ya da Ortadoğulu  olduklarından şüphe duyulmayacak dev bir halk kendini Orta Asya ile özdeşleştirmeye devam ediyor. Diğer bir deyişle Türkiye tarih yazımı Osmanlı ile öğünmeyi 1950’den sonra keşfetti.

Bu tarihten itibaren, ilk önce Osmanlı tarihinin klasik devri (15.-17. Yüzyıl) rehabilite edildi. Bu güçlü dönem Ulusal destanı hazırlayan bir dönem olarak gösterildi. Ancak millî ideoloji son dönem Osmanlı tarihine güzellemeler düzmeye cesaret edemedi zira bu artık kemikleşmiş milliyetçi Kemalist söylemin meşruiyetini zedeleyebilirdi. Son dönemin tekrar içselleştirilmesi Kemalist karşıtı İslamcı söylemin  1990’lardan itibaren merkeze yerleşmesiyle oldu. 1980 darbesinden sonra bu meşrulaştırma süreci hız kazandı. Askeri cunta, komünizme karşı bir adım olarak, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’na sözde egemenliği ve İslam’a etkisi üzerine kurulmuş mantıksız bir “Türk-İslam Sentezi” ideolojisini dayattı. Bu ideoloji 1967 Yunanistan Cuntasının ortaya attığı Ortodoks–Helen sentezine tıpatıp benziyordu ve bütün saçmalığına rağmen tuttu. Böylece 70 ve 80’lerde doğan iki kuşak “Türk” padişahların kahramanlık hikâyelerini, Türklerin İslam’a katkılarını ama aynı zamanda Orta Asya’dan geldiklerini, Kemalist devrimlerin yeniden uyanış olduğunu içeren çorbayı dinleyerek büyüdüler. Osmanlı İmparatorluğu’nun halklarını oluşturan Müslüman olmayan gruplar bu tarih prizmasından silindi. Klasik Osmanlı dönemi inşa hâlinde olan Türk tarihine dahil edildi.

Ottomania’yı anlamak ve tarih yazımındaki bu değişim sürecin izlemek için İstanbul’un fethine yüklenen anlamdaki değişimi takip etmek yeterli olacaktır. Konstantinopolis ya da Osmanlıların deyimiyle Konstantîniyye, 1453 yılında II. Mehmet tarafından alındı. Bu olay Osmanlılara son derece doğal geldi ve hiç kutlanmadı. Eski Doğu Roma İmparatorluğu’nun diğer toprakları zaten Osmanlı himayesindeydi ve Konstantinopolis düştüğünde bu büyük bir askeri başarı olarak görülmedi. Dönemin algısına göre Osmanlı hanedanı Roma İmparatorluğu’nu yok etmemişti, Roma mirasını artık onu taşıyamayan bir hanedandan devralmıştı. Ortada bir devletin yıkılıp diğer bir devletin kurulması değil var olan bir devlet yapısının hanedan değiştirmesi vardı. Ayrıca Roma İmparatorluğu’nun devamı Rum milleti 1454’de derhal kuruldu, Patrikhane ihya edildi  ve Rumlar (yani “Romalılar”) Osmanlı’nın aslî unsuru olarak varlıklarına devam ettiler. İstanbul nüfusunun yarısını oluşturan Müslümanların diğer yarısını oluşturan Ortodokslara “bu şehri sizden aldık” demesi elbette düşünülmedi. II. Mehmet kendisini Roma İmparatoru (Kayser-i Rum) olarak adlandırdı. İlk İmparator II. Mehmet’ten hanedanın sonuncu temsilcisi Vahdettin’e kadar Osmanlı Padişahları bu “Roma İmparatoru” unvanını taşıdı.

Batıda II. Mehmet’e “Turcarum imperator “ (Türk imparatoru) dense de Osmanlı Devleti’nde kendisine Yeni Roma İmparatoru deniyordu. Konstantinopolis imparatorluğun başkenti oldu ve bu olay hiçbir zaman kutlanmadı ta ki 1953 yılına kadar. Bu tarihten itibaren her sene 29 Mayıs’ta büyük bir ihtişamla “Türklerin İstanbul’u fethi” kutlanıyor. 1980’lerden itibaren kutlamalar daha da şatafatlı hale geldi. Kutlamalarda Türk bayrağının yer alması, ilk bestecileri ancak 16. yüzyıldan itibaren tanınıp besteleri yine ancak 19. yüzyılda söylenmeye başlanan mehter takımının gösteri yapması gibi tarihi zamanlamaları birbiriyle örtüşmeyen, yerli yersiz birçok öğe bir araya toplandı. 2000’lerde bu gösteriler Türklüğün olduğu kadar Sünni İslam’ın da yüceltildiği bir sirke dönüştü.

Osmanlı tarihi millî gurur kaynağı haline geldi. Büyük imparatorluğun Yahudi, Rum ve Ermeniler gibi diğer bileşenleri doğal zimmî statüsünde kaldı. O günden beri Türkiye’de her ideolojik akım Osmanlı İmparatorluğu tarihinden istediği kısmı çekip almakta. Milliyetçiler, İmparatorluğun kuruluş dönemi efsanelerini hayranlıkla anlatırken, İslamcılar Halife Sultanlarını anıyorlar ve hatta Kemalistler bile kendi öncülerinin fikirlerine ihanet ederek bu çok şekilli tarihten bazı egemenlikçi unsurlar bulabiliyorlar.

1990’lardan itibaren Türkiye’de “Yeni Osmanlıcılık” adı altında birçok siyasal ve ideolojik çıkar dalgası ortaya çıktı. Balkanlara olan ilginin başlangıcı ise 1980’lerin sonuna dayanıyor. Bu tarihlerde popüler gazeteler, kaybedilen topraklar hakkında diziler halinde nostaljik yazılar yayımladılar. Bu yazılarda özellikle Balkanlarda kalan Müslüman azınlıklar ve cami, hamam gibi Osmanlı kalıntıları ön plana çıkarıldı. Yeni Osmanlıcılığın ikinci dönemi 1990’ların ikinci yarısında şahit olduğumuz İslam siyasetinin yükselişi ile aynı zamana denk geliyor. Orta Doğu’daki Müslüman ülkeler ile kopmuş durumda olan ilişkiler, dönemin koyu laik Türklerinin endişeli ve dikkatli bakışları altında yavaş yavaş yeniden kurulmaya başlandı.

Türk dizilerinin Türkiye’deki ve yurtdışındaki başarısı 2003 yılında başlayan üçüncü Yeni Osmanlıcılık dönemi ile çakışmakta. Bu dönem, dış politikanın, Ahmet Davutoğlu tarafından kavramsallaştırılan “hükmetme  hakkı” ve “yumuşak güç” üzerinde yoğunlaşması ile kendini gösterdi. Yumuşak güç (soft power) kavramı, siyasi etkinin şiddet vasıtasıyla değil de kültür ve para ile gerçekleştirilmesi olarak tanımlanabilir. Sürekli bir “Türklük ve Sünnilik” enflasyonunun yaşandığı Türkiye’de buna bir de “kimlik” boyutunun eklendiği söylenebilir. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında netleşen bu yeni Osmanlıcılık anakronik derecede millî, ölçüsüz bir şekilde Sünni ve hepsinden öte emperyalist. Davutoğlu’na göre Osmanlının geçmişi göz önüne alındığında Türkiye’nin imparatorluktan doğan diğer devletler üzerinde üstünlük kurması haktan öte bir ödev. Bu bakış açısına göre Osmanlı İmparatorluğu Türkiye, Türkiye de Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Ancak Muhteşem Yüzyıl gibi dizilerin kökeninde bulunduğu bu Yeni Osmanlıcılık akımı bölgesel güç olma isteğine indirgenemez. Hem bu dizi, hem de aynı konuları işleyerek bu dizinin ardı sıra gelen irili ufaklı diğer diziler, seyirciyi geçmişte var olduğu ancak kaybolduğu düşünülen hayali bir Türkiye’ye sürüklüyor. Dekor ve kostümlerdeki ihtişam, saray entrikaları ve en önemlisi seyircilerin kendilerini kahramanların yerine koyabilmeleri etkili oluyor. Kimse “ecdadını” herhangi bir tımarda ırgat ya da bitmez tükenmez seferlerde nefer olarak görmüyor. Herkesin ecdadı Türklük kavramını küçümseyen hanedan ! O kadar ki bu kurmaca Osmanlı hayranlığı sivil ve dini mimariden popüler edebiyata, süsleme sanatından spora kadar her alanda kendini belli ediyor. Bunun en iyi örneği “muhafazakâr” spor kulübü Osmanlıspor’un uydurma Osmanlı mimarisi ile altın varaklı İslami süslemeleri bir araya getirdiği kulüp tesislerinde görülebilir. Ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın Angela Merkel’i oturtup poz verdiği sünnet koltuklarında. Yemeklerde, takılarda, müzikte, her yerde Osmanlı taklidi olduğu sanılan öğeler var. Aslında elbette taklit değil bugünün icadı şeyler bunlar. Uzun lafın kısası Muhteşem Yüzyıl dizisi aslında tam içinde yaşadığımız dönemin ürünü ve kendi hayatlarından hoşnut olmayan orta sınıf Türklerin komplekslerine derman olarak başarıya ulaşmış bir proje.

Muhteşem Yüzyılın başarısı sosyolojik ve siyasi açıdan Türkiye’de anlaşılabilir olsa da Balkanlardaki başarısını anlayabilmek daha zor. 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye, bu bölgede DİB-TİKA-TOKİ işbirliğinin sunduğu araçlarla son derece aktif faaliyetler yürüttü. Bu doğrultuda din ve popüler kültür konuları kısmen Türkiye’nin kontrolü altına girdi. Bunda Cizvit okulları örneğinde kurulan ve bölgede seçkinlerin çocuklarına eğitim veren “Türk okulları” ve artarda restore edilen Osmanlı camilerinin yanı sıra Diyanet tarafından yeni açılan cami ve medreseler de önemli bir rol oynadı. Bölgenin simgesi Bektaşi tekelerinin yüzüne ise kimse bakmadı.

Dolayısıyla bölgede Türkiye’den gelen her şeye olduğu gibi Türk dizilerine olan ilginin de artmasına şaşırmamak gerekir. İşin ilginç tarafı bu dizilerin izlenme rekorları kırdığı bütün Balkan ülkeleri 1821 ile 1923 tarihleri arasında Yunanca’da “turkokratia”  adı verilen  “Türklerin baskısından kurtulup bağımsızlıklarını ilan etmeleri” söylemiyle kuruldular. Yunanistan’dan başlayarak Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar bütün devletlerin ulusal tarih yazımında, Osmanlı boyunduruğu Türklerin boyunduruğu ile eş tutuldu, İmparatorluğun bütün olumlu yönleri görmezden gelindi, özellikle son yüzyılında çekilen acılar ve baskılar ön plana çıkarıldı. Zaten önemli olan da bu, zira bu dizilerin hikâyesi ulus devlet inşasının söz konusu olmadığı 16. yüzyılda geçmekte.  Bu dönemde Kanuni’nin sarayında mühtedi Sırplar, Arnavutlar ve Rumlar bulunmakta. Ama dizi 16. yüzyılda geçiyor olmasına rağmen bugünün davranış kodları ve dil alışkanlıkları yansıtıldığından Balkan halkları bir süredir unuttukları Türklerle ilişkilerini (yeniden) keşfettiler, tarih yazımı aracılığıyla gayri-meşrulaştırılan ortak davranış kodlarını yeniden öğrendiler.  Bugün hâlâ Yunanlar, Sırplar ve Bulgarlar için Türklerle benzer olduklarını itiraf etmek zor ama bu benzerliği kabul ettirilebilmek 16. yüzyılda geçen bir kurgu aracılığıyla daha kolay.

Doğrudur, dizinin başarılı olduğu ülkelerde milliyetçi kesim tepki verdi. 2012 yılında radikal milliyetçi Sırp hareketi “Naşi 1389” (Kosova Savaşı’nın tarihi)  dizinin gösterimine karşı çıktı. Bu hareket Sultan Süleyman’ın Sırp halkına tamamen pozitif bir tarihi şahsiyet olarak gösterilmesine karşı çıkarken, katil Osmanlılar yerine savaşta çarpışan Sırp kahramanların ön planda bulunması gerektiğini belirtti. Yunanistan’da ise milliyetçi kesime yakın bir dergi, diziyi yayınlayan kanalı, Yunan toplumunu “Türkleştirmeye” çalışmakla suçladı. “Türklük” ile “Müslümanlığın » birbirinin dengi kavramlar olarak görüldüğü Yunanistan’da daha yakın zamana kadar “Türkleşmek” aynı zamanda “ihtida etmek” anlamına geliyordu. Bulgaristan’da “kaybedilen değerleri yeniden keşfedildiğini” düşünen bir kesim, dizinin başarısını haklı bulurken diğer bir kesim diziyi “yeni bir jeopolitik işgal yöntemi” olarak değerlendirdi.

Tüm bu tepkilere rağmen Muhteşem Yüzyıl  Balkan ülkelerinde izlenme rekorları kırdı. Çünkü dinî ve millî engellere rağmen, bu ülkelerin kendi uluslarını inşa ettikleri dönemde kullandıkları propaganda, birlikte yaşamış olmanın verdiği beraberlik duygusunu tamamen yok edemedi.

Tarih dünün bugünü. Bugün kim neye ihtiyaç duyuyorsa tarih o kılığa sokuluyor. Diğer bir deyişle tarih dinamik bir kavram. Yarın, bugünün tarihi yazılırken ve araçsallaştırılırken, bugünün değil yarının gerçekleri ve değerleri göz önünde bulundurulacak.

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 11, 2016 dans Media, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :