RSS

Archives Mensuelles: juin 2016

Göçebe Yazılar

Göçebe Yazılar

Ali DAYIOGLU

YENI DÜZEN

13.06.2016

gocebe-yazilar

Tarihçi ve siyaset bilimci Samim Akgönül tarafından kaleme alınan “Göçebe Yazılar”, yazarın 2006-2013 yıllarında yaptığı seyahatler sırasında yazılmış olan ve Türkiye, Fransa ve Yunanistan’daki azınlık sorunları, din, toplum ve devlet ilişkileri, kamu yönetimi, siyaset ve göçmen topluluklar gibi meseleleri konu alan toplam 68 yazıdan oluşuyor. Kitabın özgünlüğü, böylesine ‘asık yüzlü’ konuları ele almasına ve okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmasına karşın, isminin ruhuna yakışır şekilde seyahat kitabı gibi rahat okunmasından kaynaklanmakta. Kitabın bu özelliği, “Neden Kulüp Rakı Sipariş Ettim?” başlıklı yazıda doruğa ulaşmakta, yazar, neden Kulüp Rakı’yı [Kulüp Rakısı değil, Kulüp Rakı!] tercih ettiğini anlatırken milletlerin inşa döneminde ve sanayi ötesi toplumlarda bireysel tercihlerin nedenleriyle ilgili enfes bir sosyolojik analiz yapmakta. Bunların dışında, yazılarda bahsedilen konularla ilgili sonradan ortaya çıkan gelişmeler her bir yazının başında aktarıldığından, yazara göre Fransa ve Yunanistan’da, ama özellikle de Türkiye’de değişen-değişmeyen, iyiye-kötüye giden meseleleri görmek de mümkün oluyor.

Bu uzunca girizgâhtan sonra, kitapta yer alan yazılara bakıldığında Türkiye Yazıları (Yunanistan yazıları da bu başlık altında yer alıyor) başlığı altında özellikle “Regard”, “Üç Kırılma”, “Patrikhane ve Uluslararasıcılık”, “Azınlık Hakları, Azınlığın Hakları Değildir”, “Azınlık Haklarını Kaldırın!” ve “Yeni Türkiye İçin Üç Esin Kaynağı” başlıklı yazıların bir adım öne çıktıkları söylenebilir. Fransa Yazıları başlığı altında ise “Fransa’da Yerli Seçimler” ile “Fransa’da Bölgesel Seçimler: Denge Oyunu”nun. Tabii, böyle bir seçkinin okuyucunun ilgi alanına göre yapıldığını söylemeye gerek bile yok ama “Üç Sağdan Üç Sola: Alternatif Doğar mı? Doğmalı mı?” başlıklı “Sonsöz Yazısı”nın Türkiye’nin yakın tarihine ve Türkiye’deki sol hareketlerle ilgili son dönemdeki gelişmelere (Gezi Parkı’nda yaşananlar gibi) ilgi duyan hemen herkesin ilgisini çekeceğini söylemek mümkün.

Yukarıdaki seçkiden hareket edersek, “Regard”da öne çıkan husus, Kıbrıs’ta da birbirinin yerine kullanılan ama aslında farklı kavramlar olan ‘çokkültürlülük’ ile ‘çokkültürcülüğün’ açık ve net tanımlarının yapılması, birincinin var olan bir durumu, ikincinin ise bir siyasayı, hatta ideolojiyi ifade ettiğinin altının çizilmesidir. “Üç Kırılma”da ise, toplumdaki kırılmaların ulus-devletlerde ve ulus-devletin vazgeçilmez olduğunu düşünen kesimlerde hem kâbus olarak yaşandığı hem de araç olarak kullanıldığı belirtildikten sonra, Türkiye’deki dinsel, etnik ve sınıfsal kırılmaların analizi yapılmakta, nedenleri ortaya konulmaktadır. “Patrikhane ve Uluslararasıcılık”, İstanbul’daki Ekümenik Patrikhane’nin 20. yüzyılın ikinci yarısından, özellikle de Bartholomeos’un Patrik seçilmesinin ardından öneminin ve prestijinin artmasının nedenleri tartışılmakta, Ekümenik Patrikhane ile Moskova Patrikhanesi arasında yaşanan üstünlük mücadelesi aktarılmaktadır.

Bu seçki içerisinde yeni bir seçki daha yapılırsa kitabın ‘başyapıtları’ olarak, “Azınlık Hakları, Azınlığın Hakları Değildir”, “Azınlık Haklarını Kaldırın!” ve “Yeni Türkiye İçin Üç Esin Kaynağı” başlıklı yazıları seçmek gerekecek. İlk iki yazı, azınlık haklarının Türkiye ve Yunanistan’da (buraya Kıbrıs’ı da ekleyebiliriz) nasıl algılandığına ama gerçekte ne olduğuna ilişkin zihin açıcı bilgiler veriyor. Bu noktada sözü Samim Akgönül’e bırakmak yerinde olacaktır: “Azınlık kavramı, Türkiye ve Yunanistan devletlerinin en önemli ideolojik aygıtı eğitim aracılığı ile, eğreti, ikinci sınıf, potansiyel hain vs. olarak kamuoyuna tanıtıldı. Azınlık hakları ise gayrimeşru haklar olarak. Aslında yeni azınlık hakları literatüründe, haklar grup olarak azınlıklara verilmiyor. Azınlığa ait bireylere veriliyor. Böylece birey kendini hem çoğunluktan hem de ait olduğu azınlıktan koruyabiliyor. Diğer bir değişle, 1992’den bu yana, yani BM Ulusal Azınlıkları Koruma Deklarasyonu’ndan beri, azınlık hakları yok, azınlığa ait bireylerin hakları var. İster kullanırlar, ister kullanmazlar”. (s. 85)

“Yeni Türkiye İçin Üç Esin Kaynağı”nda ise, azınlık kavramını reddeden (Fransa) ve kabul eden (Finlandiya) devletler ile federatif, konfederatif ve otonomist devletlerde ‘azınlık sorunlarının’ nasıl çözümlendiği aktarılarak başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin alt kimliklerle olan sorunlarını nasıl çözeceğine ilişkin öneriler sunulmakta. Günümüzde Türkiye’deki Kürt sorununun gerçek bir savaşa dönüştüğü gerçeği göz önünde bulundurulduğunda adı geçen yazının öneminin bir kat daha arttığını söylemek mümkün.

Fransa Yazıları’na gelince,  “Fransa’da Yerli Seçimler” ile “Fransa’da Bölgesel Seçimler: Denge Oyunu” başlıklı yazılarda Fransa’da ‘azınlık sorunlarının’ çözümünde adem-i merkeziyetçiliğin oynadığı önemli role değinmenin dışında, yerel seçimlerin iktidarı ne denli etkili denetlediği aktarılmakta, dolayısıyla da bu seçimlerin iç dengeler bakımından önemi ortaya konulmaktadır.

Son olarak, “Üç Sağdan Üç Sola: Alternatif Doğar mı? Doğmalı mı?” başlıklı “Sonsöz Yazısı”na değinmek ve üzerinde epeyce kafa yormak gerek. Samim Akgönül bu yazıda, Tanıl Bora’nın referans olmuş “Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık” kitabının konusunu oluşturan Türkiye’deki sağ akımların 2000’li yıllardan itibaren geçirdikleri değişimi tartışmanın yanı sıra AKP’nin Milli Görüş’ten ayrışıp farklı siyasi görüşe sahip kitlelerin desteğini nasıl elde ettiğini aktarmakta. Bunun ardından,  Akgönül, Gezi Parkı direnişiyle uzun zaman sonra kendini gösterebilen Türkiye soluyla ilgili analizlerini okuyucuyla paylaşıyor. Gezi direnişinin ruhunun iyi anlaşılması gerektiğine işaret eden ve bu direnişe katılanların beklentilerinin tahlilini yapan Akgönül, Türkiye’de (ve de Kıbrıs’ta) sol hareketin geleceğiyle ilgili ipuçları veriyor. Sistemi dönüştürmek isteyen, tahakküm altında ve kalıplara sokularak yaşamayı reddeden, kendi hayatlarına etki etmek arzusunda olan, karar mekanizmalarına daha aktif katılmak isteyen bireyleri kucaklayabildiği ölçüde solun güçlenebileceğini zihnimizde canlandırıyor…

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le juin 13, 2016 dans Media, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , ,

Türkiye ve dışında Ottomania

Türkiye ve dışında Ottomania

Samim Akgönül

Fransız Historia dergisinin Mart 2016 sayısında “Le siècle Magnifique: l’Empire Contre-attaque” başlığı ile yayınlandıktan sonra Derya Işır ve Özge Kademli tarafından Türkçeye çevrilen ve sonra tarafımdan elden geçirilen bu makale 10 Haziran 2016’da T 24’de yayınlandı

Erdogan-with-Janissaries

Türk dizileri 2000’li yıllardan beri başta tarihi yeniden yorumlayan yapımlar olmak üzere Türkiye ve dışında başarılara imza atıyor. Özellikle geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan ülkelerde bu diziler başlı başına birer toplumsal olgu haline geldi. En çok da Muhteşem Yüzyıl dizisi eski Osmanlı topraklarında kurulan ülkeleri ilginç bir şekilde etkisi altına aldı.

Osmanlı’nın altın çağını anlatan dizinin Türkiye’de başarılı olması şaşırılacak bir durum değil. Çünkü Türkiye, Osmanlı topraklarından çıkan son ülke olarak Osmanlı geçmişini rehabilite eden ve kendini Osmanlı’nın varisi olarak gören tek ülke. Aslında Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950’lere kadar geçen süreçte Türk tarih yazımı, Osmanlı tarihinden tamamen ayrışmıştı. Zira bölgedeki diğer ülkeler gibi Türkiye de Osmanlı İmparatorluğu’na “karşı” kurulan ve onlarca yıl Kemalist ideoloji tarafından “beyaz sayfa” söylemiyle meşrulaştırılan bir devlet oldu. 1950’lilerde Demokrat Parti iktidarının milli eğitim sisteminde yaptığı ters-yüz ile Osmanlı dönemi peyderpey Türkleştirildi ve İslamlaştırıldı. Cumhuriyetin ilk on yılları süresince Türkiye Cumhuriyeti’nin bu topraklardaki varlığının meşrulaştırılması bir takım yapay söylemlerle gerçekleştirilmeye çalışılmıştı. Türk Tarih Tezi, Güneş Dili Teorisi, Hititoloji ve Sümeroloji ile “Helenlerden ve Ermenilerden önce” burada başkalarının  olduğunun altının çizilmesi hatta “Anadoluculuk hareketi” bu tarih yazımı taktiklerine sadece birer örnek. Bu dönemde kullanılan diğer taktiklerle çelişkili “Orta Asya’dan geldik” söyleminin izleri o kadar derin ki bugün bile Akdenizli ya da Ortadoğulu  olduklarından şüphe duyulmayacak dev bir halk kendini Orta Asya ile özdeşleştirmeye devam ediyor. Diğer bir deyişle Türkiye tarih yazımı Osmanlı ile öğünmeyi 1950’den sonra keşfetti.

Bu tarihten itibaren, ilk önce Osmanlı tarihinin klasik devri (15.-17. Yüzyıl) rehabilite edildi. Bu güçlü dönem Ulusal destanı hazırlayan bir dönem olarak gösterildi. Ancak millî ideoloji son dönem Osmanlı tarihine güzellemeler düzmeye cesaret edemedi zira bu artık kemikleşmiş milliyetçi Kemalist söylemin meşruiyetini zedeleyebilirdi. Son dönemin tekrar içselleştirilmesi Kemalist karşıtı İslamcı söylemin  1990’lardan itibaren merkeze yerleşmesiyle oldu. 1980 darbesinden sonra bu meşrulaştırma süreci hız kazandı. Askeri cunta, komünizme karşı bir adım olarak, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’na sözde egemenliği ve İslam’a etkisi üzerine kurulmuş mantıksız bir “Türk-İslam Sentezi” ideolojisini dayattı. Bu ideoloji 1967 Yunanistan Cuntasının ortaya attığı Ortodoks–Helen sentezine tıpatıp benziyordu ve bütün saçmalığına rağmen tuttu. Böylece 70 ve 80’lerde doğan iki kuşak “Türk” padişahların kahramanlık hikâyelerini, Türklerin İslam’a katkılarını ama aynı zamanda Orta Asya’dan geldiklerini, Kemalist devrimlerin yeniden uyanış olduğunu içeren çorbayı dinleyerek büyüdüler. Osmanlı İmparatorluğu’nun halklarını oluşturan Müslüman olmayan gruplar bu tarih prizmasından silindi. Klasik Osmanlı dönemi inşa hâlinde olan Türk tarihine dahil edildi.

Ottomania’yı anlamak ve tarih yazımındaki bu değişim sürecin izlemek için İstanbul’un fethine yüklenen anlamdaki değişimi takip etmek yeterli olacaktır. Konstantinopolis ya da Osmanlıların deyimiyle Konstantîniyye, 1453 yılında II. Mehmet tarafından alındı. Bu olay Osmanlılara son derece doğal geldi ve hiç kutlanmadı. Eski Doğu Roma İmparatorluğu’nun diğer toprakları zaten Osmanlı himayesindeydi ve Konstantinopolis düştüğünde bu büyük bir askeri başarı olarak görülmedi. Dönemin algısına göre Osmanlı hanedanı Roma İmparatorluğu’nu yok etmemişti, Roma mirasını artık onu taşıyamayan bir hanedandan devralmıştı. Ortada bir devletin yıkılıp diğer bir devletin kurulması değil var olan bir devlet yapısının hanedan değiştirmesi vardı. Ayrıca Roma İmparatorluğu’nun devamı Rum milleti 1454’de derhal kuruldu, Patrikhane ihya edildi  ve Rumlar (yani “Romalılar”) Osmanlı’nın aslî unsuru olarak varlıklarına devam ettiler. İstanbul nüfusunun yarısını oluşturan Müslümanların diğer yarısını oluşturan Ortodokslara “bu şehri sizden aldık” demesi elbette düşünülmedi. II. Mehmet kendisini Roma İmparatoru (Kayser-i Rum) olarak adlandırdı. İlk İmparator II. Mehmet’ten hanedanın sonuncu temsilcisi Vahdettin’e kadar Osmanlı Padişahları bu “Roma İmparatoru” unvanını taşıdı.

Batıda II. Mehmet’e “Turcarum imperator “ (Türk imparatoru) dense de Osmanlı Devleti’nde kendisine Yeni Roma İmparatoru deniyordu. Konstantinopolis imparatorluğun başkenti oldu ve bu olay hiçbir zaman kutlanmadı ta ki 1953 yılına kadar. Bu tarihten itibaren her sene 29 Mayıs’ta büyük bir ihtişamla “Türklerin İstanbul’u fethi” kutlanıyor. 1980’lerden itibaren kutlamalar daha da şatafatlı hale geldi. Kutlamalarda Türk bayrağının yer alması, ilk bestecileri ancak 16. yüzyıldan itibaren tanınıp besteleri yine ancak 19. yüzyılda söylenmeye başlanan mehter takımının gösteri yapması gibi tarihi zamanlamaları birbiriyle örtüşmeyen, yerli yersiz birçok öğe bir araya toplandı. 2000’lerde bu gösteriler Türklüğün olduğu kadar Sünni İslam’ın da yüceltildiği bir sirke dönüştü.

Osmanlı tarihi millî gurur kaynağı haline geldi. Büyük imparatorluğun Yahudi, Rum ve Ermeniler gibi diğer bileşenleri doğal zimmî statüsünde kaldı. O günden beri Türkiye’de her ideolojik akım Osmanlı İmparatorluğu tarihinden istediği kısmı çekip almakta. Milliyetçiler, İmparatorluğun kuruluş dönemi efsanelerini hayranlıkla anlatırken, İslamcılar Halife Sultanlarını anıyorlar ve hatta Kemalistler bile kendi öncülerinin fikirlerine ihanet ederek bu çok şekilli tarihten bazı egemenlikçi unsurlar bulabiliyorlar.

1990’lardan itibaren Türkiye’de “Yeni Osmanlıcılık” adı altında birçok siyasal ve ideolojik çıkar dalgası ortaya çıktı. Balkanlara olan ilginin başlangıcı ise 1980’lerin sonuna dayanıyor. Bu tarihlerde popüler gazeteler, kaybedilen topraklar hakkında diziler halinde nostaljik yazılar yayımladılar. Bu yazılarda özellikle Balkanlarda kalan Müslüman azınlıklar ve cami, hamam gibi Osmanlı kalıntıları ön plana çıkarıldı. Yeni Osmanlıcılığın ikinci dönemi 1990’ların ikinci yarısında şahit olduğumuz İslam siyasetinin yükselişi ile aynı zamana denk geliyor. Orta Doğu’daki Müslüman ülkeler ile kopmuş durumda olan ilişkiler, dönemin koyu laik Türklerinin endişeli ve dikkatli bakışları altında yavaş yavaş yeniden kurulmaya başlandı.

Türk dizilerinin Türkiye’deki ve yurtdışındaki başarısı 2003 yılında başlayan üçüncü Yeni Osmanlıcılık dönemi ile çakışmakta. Bu dönem, dış politikanın, Ahmet Davutoğlu tarafından kavramsallaştırılan “hükmetme  hakkı” ve “yumuşak güç” üzerinde yoğunlaşması ile kendini gösterdi. Yumuşak güç (soft power) kavramı, siyasi etkinin şiddet vasıtasıyla değil de kültür ve para ile gerçekleştirilmesi olarak tanımlanabilir. Sürekli bir “Türklük ve Sünnilik” enflasyonunun yaşandığı Türkiye’de buna bir de “kimlik” boyutunun eklendiği söylenebilir. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında netleşen bu yeni Osmanlıcılık anakronik derecede millî, ölçüsüz bir şekilde Sünni ve hepsinden öte emperyalist. Davutoğlu’na göre Osmanlının geçmişi göz önüne alındığında Türkiye’nin imparatorluktan doğan diğer devletler üzerinde üstünlük kurması haktan öte bir ödev. Bu bakış açısına göre Osmanlı İmparatorluğu Türkiye, Türkiye de Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Ancak Muhteşem Yüzyıl gibi dizilerin kökeninde bulunduğu bu Yeni Osmanlıcılık akımı bölgesel güç olma isteğine indirgenemez. Hem bu dizi, hem de aynı konuları işleyerek bu dizinin ardı sıra gelen irili ufaklı diğer diziler, seyirciyi geçmişte var olduğu ancak kaybolduğu düşünülen hayali bir Türkiye’ye sürüklüyor. Dekor ve kostümlerdeki ihtişam, saray entrikaları ve en önemlisi seyircilerin kendilerini kahramanların yerine koyabilmeleri etkili oluyor. Kimse “ecdadını” herhangi bir tımarda ırgat ya da bitmez tükenmez seferlerde nefer olarak görmüyor. Herkesin ecdadı Türklük kavramını küçümseyen hanedan ! O kadar ki bu kurmaca Osmanlı hayranlığı sivil ve dini mimariden popüler edebiyata, süsleme sanatından spora kadar her alanda kendini belli ediyor. Bunun en iyi örneği “muhafazakâr” spor kulübü Osmanlıspor’un uydurma Osmanlı mimarisi ile altın varaklı İslami süslemeleri bir araya getirdiği kulüp tesislerinde görülebilir. Ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın Angela Merkel’i oturtup poz verdiği sünnet koltuklarında. Yemeklerde, takılarda, müzikte, her yerde Osmanlı taklidi olduğu sanılan öğeler var. Aslında elbette taklit değil bugünün icadı şeyler bunlar. Uzun lafın kısası Muhteşem Yüzyıl dizisi aslında tam içinde yaşadığımız dönemin ürünü ve kendi hayatlarından hoşnut olmayan orta sınıf Türklerin komplekslerine derman olarak başarıya ulaşmış bir proje.

Muhteşem Yüzyılın başarısı sosyolojik ve siyasi açıdan Türkiye’de anlaşılabilir olsa da Balkanlardaki başarısını anlayabilmek daha zor. 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye, bu bölgede DİB-TİKA-TOKİ işbirliğinin sunduğu araçlarla son derece aktif faaliyetler yürüttü. Bu doğrultuda din ve popüler kültür konuları kısmen Türkiye’nin kontrolü altına girdi. Bunda Cizvit okulları örneğinde kurulan ve bölgede seçkinlerin çocuklarına eğitim veren “Türk okulları” ve artarda restore edilen Osmanlı camilerinin yanı sıra Diyanet tarafından yeni açılan cami ve medreseler de önemli bir rol oynadı. Bölgenin simgesi Bektaşi tekelerinin yüzüne ise kimse bakmadı.

Dolayısıyla bölgede Türkiye’den gelen her şeye olduğu gibi Türk dizilerine olan ilginin de artmasına şaşırmamak gerekir. İşin ilginç tarafı bu dizilerin izlenme rekorları kırdığı bütün Balkan ülkeleri 1821 ile 1923 tarihleri arasında Yunanca’da “turkokratia”  adı verilen  “Türklerin baskısından kurtulup bağımsızlıklarını ilan etmeleri” söylemiyle kuruldular. Yunanistan’dan başlayarak Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar bütün devletlerin ulusal tarih yazımında, Osmanlı boyunduruğu Türklerin boyunduruğu ile eş tutuldu, İmparatorluğun bütün olumlu yönleri görmezden gelindi, özellikle son yüzyılında çekilen acılar ve baskılar ön plana çıkarıldı. Zaten önemli olan da bu, zira bu dizilerin hikâyesi ulus devlet inşasının söz konusu olmadığı 16. yüzyılda geçmekte.  Bu dönemde Kanuni’nin sarayında mühtedi Sırplar, Arnavutlar ve Rumlar bulunmakta. Ama dizi 16. yüzyılda geçiyor olmasına rağmen bugünün davranış kodları ve dil alışkanlıkları yansıtıldığından Balkan halkları bir süredir unuttukları Türklerle ilişkilerini (yeniden) keşfettiler, tarih yazımı aracılığıyla gayri-meşrulaştırılan ortak davranış kodlarını yeniden öğrendiler.  Bugün hâlâ Yunanlar, Sırplar ve Bulgarlar için Türklerle benzer olduklarını itiraf etmek zor ama bu benzerliği kabul ettirilebilmek 16. yüzyılda geçen bir kurgu aracılığıyla daha kolay.

Doğrudur, dizinin başarılı olduğu ülkelerde milliyetçi kesim tepki verdi. 2012 yılında radikal milliyetçi Sırp hareketi “Naşi 1389” (Kosova Savaşı’nın tarihi)  dizinin gösterimine karşı çıktı. Bu hareket Sultan Süleyman’ın Sırp halkına tamamen pozitif bir tarihi şahsiyet olarak gösterilmesine karşı çıkarken, katil Osmanlılar yerine savaşta çarpışan Sırp kahramanların ön planda bulunması gerektiğini belirtti. Yunanistan’da ise milliyetçi kesime yakın bir dergi, diziyi yayınlayan kanalı, Yunan toplumunu “Türkleştirmeye” çalışmakla suçladı. “Türklük” ile “Müslümanlığın » birbirinin dengi kavramlar olarak görüldüğü Yunanistan’da daha yakın zamana kadar “Türkleşmek” aynı zamanda “ihtida etmek” anlamına geliyordu. Bulgaristan’da “kaybedilen değerleri yeniden keşfedildiğini” düşünen bir kesim, dizinin başarısını haklı bulurken diğer bir kesim diziyi “yeni bir jeopolitik işgal yöntemi” olarak değerlendirdi.

Tüm bu tepkilere rağmen Muhteşem Yüzyıl  Balkan ülkelerinde izlenme rekorları kırdı. Çünkü dinî ve millî engellere rağmen, bu ülkelerin kendi uluslarını inşa ettikleri dönemde kullandıkları propaganda, birlikte yaşamış olmanın verdiği beraberlik duygusunu tamamen yok edemedi.

Tarih dünün bugünü. Bugün kim neye ihtiyaç duyuyorsa tarih o kılığa sokuluyor. Diğer bir deyişle tarih dinamik bir kavram. Yarın, bugünün tarihi yazılırken ve araçsallaştırılırken, bugünün değil yarının gerçekleri ve değerleri göz önünde bulundurulacak.

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 11, 2016 dans Media, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , ,

Invitation : Une enfance turque

Invitation : Une enfance turque

Capture d’écran 2016-06-04 à 19.39.09

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 4, 2016 dans Manifestations culturelles, News

 

Étiquettes : , , , , , , , ,

“Sizi korumaya alan, bir gün korumaya almamaya karar verebilir”

“Sizi korumaya alan, bir gün korumaya almamaya karar verebilir”

Samim Akgönül ve Pınar Kılavuz Ekerbiçer

Salom, 01.06.2016

salom

Yakında piyasalarda olacak Savaş Çoban editörlüğünde hazırlanan ‘Muhalefet ve Medya’ kitabı için tez öğrenciniz Süheyla Yıldız ile birlikte ‘Muhalif Medya, Azınlık Gruplar ve Kimlik Haberciliği’ isimli bir makale yazdınız. Bu çalışma için nasıl bir metodoloji belirlediniz?

Birincisi bu bir hissimdi, ‘sosyolog hissi’ diyebilirim. Azınlıkların kendilerini ifade şekillerini ben üçe ayırıyorum. Bu üçe ayırdığım şekliyle bakmaya çalıştım olaya. Birincisine, ‘Pasif ifade’ diyorum. ‘Pasif ifade’, azınlık bireylerinin, yani bir çoğunluğun içerisinde herhangi bir şekilde farklı olan bir grubun kendisini doğal hayatta ifadesi. Dili kullanma, isim verme, yer isimleri gibi. Eğer bu ‘pasif ifade’ye bir tepki gelmezse, pasif ifade ‘pasif ifade’ olarak kalıyor ve azınlık da aslında sosyolojik olarak azınlık statüsünden de çıkıyor. Azınlık statüsünün en önemli kriteri baskı görmek. Eğer pasif ifade herhangi bir tepkiyle karşılaşmazsa, bu normalleşmiş demektir, içselleştirilmiş demektir, meşrulaşmış demektir ve eğer bir grup meşrulaşmışsa artık azınlık değildir. Fakat eğer buna bir tepki gelirse, çoğunluktan bir tepki gelirse – örneğin isim dayatmaları olursa, dil yasaklanırsa – bu sefer azınlık aktif, etkin bir ifade kullanıyor; tam aksine dilini savunmaya başlıyor, görünümünü savunmaya başlıyor, özellikle isimleri kullanıyor, toplumsal çerçevede kendini göstermeye çalışıyor. Türkiye toplumu gibi henüz ‘yetişkin’ olmamış toplumlarda, bu etkin, aktif ifadeye de bir itiraz var. Hem devletten bir tepki var, hem ulusalcı, milliyetçi çevrelerden… Bu tip durumlarda azınlıkların ifadesi de reaktif oluyor, artık bu bir tepkisel hal alıyor. Her şey daha da çok bileniyor, her şey bir sembol haline geliyor; isim sembol haline geliyor, bir dilin kullanılması sembol haline geliyor ve uğruna savaş verilen bir şey haline geliyor. Bu üç kavramın çerçevesinde de Türkiye’de azınlık meselelerinde nasıl bir ifade, nasıl bir ‘kimliklenme’ dinamiği içerisinde olduğuna bakmaya çalıştık. Süheyla, Agos ve Şalom gazetelerini aldı, ben daha çok teorik çerçeveyi çizdim. Türkiye’deki Ermeni ve Yahudi azınlığının birçok benzerlikleri ve birçok farkları var. Bu iki tarafın farklılık ve benzerliklerini söylemlerden analiz etmeye çalıştık. Bence fena bir yazı da olmadı, bakalım çıktığı zaman kitabın içinde nasıl olacak?

Makalenin, Galatasaray Üniversitesinde gerçekleşen tanıtım toplantısını nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanlar bu konuyla ilgili miydi?

Evet, insanlar ilgili. Bunun iki sebebi var: Birincisi, Türkiye’de, özellikle İstanbul’da yani metropolde, 1990’ların ikinci yarısından itibaren Müslüman olmayan gruplar tekrar keşfedildiler. Yoktular, birden keşfedildiler. Bunun birçok sebebi olabilir; 90 sonrası Soğuk Savaş’ın bitmesi, kimliklerin canlanması gibi. Fakat kanımca bunun çok ‘sinik’ bir sebebi var. Türkiye’de, İstanbul’da burjuvazinin, 90’ların ikinci yarısından itibaren yeni bir ötekiyle karşılaşmış olması. Yani meşrulaşmamış bir ötekilik, o da Kürt ötekiliği. Eğer azınlıklarla ilgili literatürün kronolojisine bakarsanız aynı anda başka bir kronoloji daha var. “İstanbul büyük bir köy oldu, İstanbul’da yaşamasını bilmiyorlar, köyden geldiler” söylemleri var. Ve yeni gayrimeşru başkalık; eskiden gayrimeşru olan başkalığı birden meşrulaştırdı. Aynı anda başka bir literatür başladı: “Gökkuşağının kaybolan renkleri, Beyoğlu’na kravatsız giremezdik, ah Rumlar, ah Ermeniler, ah Museviler, ne güzeldi bütün bunlar şimdi ne hale geldik” denmeye başlandı. Bu aslında yeni Kürt başkalığını gayri meşrulaştırmak içindi. Eskiden aynı insanların babaları Yahudilere, Rumlara ve Ermenilere de karşıydı. Çok yüzeysel bir söylem başladı. Bu bir folklor söylemi. Aslında bir de burada sayı meselesi de var. Türkiye’de artık Müslüman olmayanlar tehlike arz edemeyecek kadar azaldı!

Bu ilginin bir başka nedeni ise, son 10-15 senedir, Agos’un verdiği rüzgârla beraber, Türkiye’de Müslüman olmayan azınlıklara ait gençlerin, bireylerin de konuşmaya başlamış olması. Hak talep etmeye başladılar, kendilerini göstermeye başladılar, yukarıda değindiğim tepkisel ifadeyi kullanmaya başladılar. Hrant Dink’in öldürülmesi gerçek bir kırılma noktası oldu. Tabii ki Agos’un kendi söylemi var, fakat Dink’in görünür olması ve arkasında başka bir, azınlık dışı bir toplumun lokomotifi haline gelmesi azınlık bireylerine bir cesaret verdi. Bu yüzden de bir ilgi oldu.

Fakat ben bu ilgide sağlıksız bazı şeyler de görüyorum. Geçtiğimiz senelerde Taraf Gazetesinde ‘Azınlık Haklarını Kaldırın’ diye bir yazı yazmıştım (05 Mart 2012, Taraf). Bence şu anda tekrar azınlıkları azınlıklaştırma sürecindeyiz. Yani azınlığa ait olan bireyleri, birey, vatandaş, yurttaş, herhangi biri olarak değil, bir azınlığın parçası olarak görüyoruz. Yani kimliklenmek böyle bir şey. İnsanlar kimliklenirken, kimliklerini öne çıkartırlar, kişiliklerini değil. Çok değerli bir arkadaşım var, Türkiye’nin önemli felsefecilerindendir, Besim Dellaloğlu… Galiba ‘Romantik Muamma’ kitabında yazıyor, “Kimlik, kişiliğe rağmen inşa edilen bir şeydir.” Doğru ama kişilik de kimliğe rağmen inşa edilen bir şeydir. Yani kimliğinden özgürleşip ‘ben’ olabilmek, birey olabilmektir. Şu anda bu birey olabilme periyodunun gerisine düştük gibi geliyor bana. Yani her şeyimiz artık bir kimlik enflasyonu içerisinde. Her tanıştığımız insanın ait olduğunu düşündüğümüz gruba göre değerlendirme içerisindeyiz. Bu kimliklenme bir taraftan paradoksal olarak iyi bir şey, diğer taraftan da insanların bireyselleşmelerine engel olan bir şey. Muhalif basın ne demek? Kime muhalif? Acaba Şalom gazetesi, Yahudi cemaatinin liderlerine, örneğin Hahambaşılığa muhalefet yapıyor mu? Kendi içerisinde bir muhalefet yapıyor mu? Agos gazetesinde dahi, Ermeni Patrikhanesine ya da Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine bir muhalefet var mı? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Yahudilerin hepsi aynı mı? Yok mu bu insanların solcusu, sağcısı, genci, yaşlısı, iyisi, kötüsü? Azınlığa ait bireyler herhangi bir toplumda kötü olma hakkını kazandıkları zaman azınlık olmaktan çıkarlar. Ne demek kötü olma hakkı? Kötü olmak demek bireyin yarattığı bir durum. Kötü olabiliyorsan ve kötü olurken de “Bu Yahudi o yüzden kötü” denmiyorsa bireyselleşme olur. Türkiye’de hâlâ ‘millet’ sistemi taş gibi ayakta, bu sistemin algılamaları taş gibi ayakta ve iktidarla ve çoğunlukla ilişkilerde hâlâ bir cemaat, bir grup, bir azınlık olarak hak aranmakta. Bireyselleşmek çok zor. O yüzden de bu son süreci çok iyi bir süreç olarak görüyorum. Aynı zamanda paradoksal olarak da biraz tehlikeli bir süreç olarak görüyorum. Çünkü yurttaş olmanın, birey ve vatandaş olmanın önünde bir engel olarak görüyorum. Cemaatlerin kimliklerinin bu kadar altının çizilmesini, bu kadar göze sokulmasını bir tehlike olarak görüyorum. Bu alt çizmeyi aslında İslamcı hükümet yapıyor, çünkü İslamcı hükümet, İslamist bir bakış açısıyla tabii ki bir zimmi, koruma altına alınmış misafirler olarak bakıyor azınlıklara. Ama işin ilginç tarafı böyle davranırken de bir takım şeyler de veriyor. Vakıfların mallarının kısmen iade edilmesi, Edirne Sinagogunun açılması vs. Böyle olunca da elbette azınlıkların ileri gelenlerince bu iyi bir şey olarak kabul ediliyor; bu hatalı bir şey. Bunlar tabii ki çok iyi şeyler, yanlış anlaşılmak istemiyorum. Bunu yaparken aslında bu söylemi, ‘koruma altında olma’ söylemini pekiştiriyorlar. Bu bir tuzak, İslamcıların kurduğu bir tuzak: “Biz sizi dinsel olarak ele alalım, dinsel olarak sizi korumaya alalım” diyorlar, ama şunu unutmamak lazım, sizi korumaya alan bir gün korumaya almamaya karar verebilir.

YAZININ TÜMÜ

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 2, 2016 dans Media

 

Étiquettes : , , ,

Fransa için sıcak yaz: Sokak, siyaseti nasıl etkileyecek?

Fransa için sıcak yaz: Sokak, siyaseti nasıl etkileyecek?

BBC; 031.05.2016

160527083419_france_strike_640x360_afp

Fransa’da yaşamış olanlar bilir. İktidarda kim olursa olsun toplumsal hareketler açısından en önemli dönem Eylül ayıdır.

Bu ay, Temmuzcuların (Temmuz’da tatile gidenler) ve Ağustosçuların (Ağustosta tatile gidenler) nihayet şehirlere döndükleri, işbaşı yaptıkları, okulların açıldığı ve bütün memnuniyetsizliklerin sendikalar tarafından dile getirildiği bir aydır. Dev grevler, gösteriler, yürüyüşler Eylül ayında yapılır.

Gittikçe liberalleşen ve kapitalistleşen Fransa’da 1980’ler boyunca kazanılmış haklarını savunmaya kararlı işçiler, memurlar, emekliler, öğrenciler, öğretmenler sokaklara dökülür hayatı felç ederler.

Bu döneme Fransızlar « rentrée sociale » (yani sosyal eve dönüş) adını verirler ve genelde orta noktada anlaşma sağlanır. Göstericiler 100’ü korumak istiyorlardır, iktidar yeni bir yasa tasarısında 50 önermektedir, 75’e herkes evine dönmek zorunda kalır.

26 senedir yaşadığım Fransa’da her sene hep böyle olmuştur.

Toplumsal muhalefet, sağ partiler iktidardayken çok dinamiktir, sonuçta bu muhalefetin lokomotifleri başta sendikalar ve öğrenci dernekleri olmak üzere kendilerini solda konumlandıran sivil toplum örgütleri olduğundan yani muhalefetteyken destekledikleri « sol »un iktidara geldiği her dönemde biraz afallarlar ancak bu rehavet uzun sürmez.

Desteklediklerinin de iktidara gelir gelmez kazanılmış hakları tırtıklanmaya başladığını gören örgütler hemen eski konumlarına dönerler. Sendikalar grevlere başlar, sokaklar bayraklarla donanır malaise sociale (toplumsal rahatsızlık) gene görünür olur.

YAZININ DEVAMI

 
Poster un commentaire

Publié par le juin 1, 2016 dans Media, News

 

Étiquettes : , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :