RSS

Kırılış

15 Fév

Kırılış

 

Capture d’écran 2015-02-15 à 11.11.24

 

Tarih biliminde (artık bu disipline ne kadar “bilim” denilebilirse) iki adet ana ekol var.

Bunlarda birincisi “kırılma” ekolü. Bu tip tarihçilere göre, tarih yol ayrımlarıyla dolu. Toplumlarda genel gidişi değiştiren olaylar ve kişiler var. O olaylar olmasa, o kişiler ortaya çıkmasa okuduğumuz tarih başka olurdu. Frenkler buna “Histoire événementielle” ya da “histoire positiviste” diyorlar. Daha çok eski bir ekol ama Türkiye’de hâlâ özellikle eğitimde bu kullanılıyor.

Bir de başta hemşerilerim Marc Bloch, Lucien Febvre ve elbette Fernand Braudel olmak üzere 1930’larda kurulan “Ecole des Annales” tarihçilerinin yaptığı bir tarih var: “Histoire structuraliste” ya da yapısalcı Tarih. Bu tarih uzun süreçlere bakıyor, karşılaştırmalara. Bireysel olayları ya da kahramanları değil toplumların iç dinamiklerini inceliyor. Bu tarihçiliğe göre tarihte “kırılma noktaları” yok, yavaş ve sistemli bir değişim var. Her olay daha öncekilerin bir sonucu ve daha sonrakilerin sebebi. Her birey, her kahraman, bağlamın meyvesi.

Dün (14 Şubat 2015), Özgecan cinayetinin sarsıntıları devam ederken bir tartışmada, çok sevdiğim bir dostum bana sert bir biçimde çıkıştı.

“Sıyrıl şu bilim adamlığından ve yüzleş”.

Bırak analizi, insan ol demek istiyor. Yanlış anlaşılmasın, bağlamından kopararak buraya aldığım (ve dolayısıyla anlamını hafiflettiğim) bu cümle, Özgecan cinayetinden sonra başlayan “linç edelim, işkence yapalım, asalım, keselim” histerisine karşı yeterince tepki göstermememi, bunu bile “anlamaya” çalışmamı eleştirmek için söylendi. Tokat at diyor bana, sevdiğin, saydığın insanlar arasında nasıl vahşiler var, gör, yüzleş ve tokat at. Önemli bir uyarı. Dönüp dönüp okuyorum o cümleleri.

Aşırı vergi nasıl vergiyi öldürürse, aşırı analiz de analizi öldürür mü acaba? « Uğraşacağım » dedim, ama galiba beceremiyorum sıyrılıp yüzleşmeyi. Bu yazı bile bunun ispatı.

Kendimi yukarıda zikredilen ekollerden ikincisine çok daha yakın buluyorum. Bu yüzden Özgecan cinayetinden sonra bütün tartışmaların odak noktası “bardağı taşıran son damla”, “artık yeter”, “unutursak kalbimiz kurusun”lara temkinli yaklaşıyorum. Zira kırılma noktalarının kırılma noktaları olduğunu düşünmüyorum. Devrimlerin devrim olduklarını düşünmediğim gibi. Her şey daha yavaş, her şey daha sistemli, Foucault’nun sarkacı yavaş dönüyor. Kaç “kırılma noktası” yaşadık, sadece son on yılda ? Kaç kere benim etrafımdakiler ve hatta bazen insanlığıma yenilip ben “hah işte bu sefer tamam” dedik? “Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” diye umutlandık?

Google’a bakmadan aklımda kalanıyla yazıyorum. Hrant Dink cinayeti, Gezi, Berkin Elvan cinayeti, Soma, Roboski… Ceylan? Pippa Bacca cinayeti, Sarai Sierra cinayeti… Ayşe Paşalı? (itiraf ediyorum, sonuncusu için Google’a baktım, soyadını… unutmuşum). Kırıla kırıla paramparça olduk.

Kırılma noktaları olmaması direnmeye engel değil. Bu yavaş değişime katkıda bulunmaya engel değil. Kırılma noktaları olmaması, o kırılma noktaları varmış gibi mücadele etmeye engel değil. Ama anlamaya, anlamlandırmaya çabalamaya da engel değil. Bir şeyler oluyor, doğru. Kötü kokuyor, doğru. Ama anlamlandır(a)mazsam… çıldırırım.

 
Poster un commentaire

Publié par le février 15, 2015 dans News

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , ,

Laisser un commentaire

Entrez vos coordonnées ci-dessous ou cliquez sur une icône pour vous connecter:

Logo WordPress.com

Vous commentez à l'aide de votre compte WordPress.com. Déconnexion / Changer )

Image Twitter

Vous commentez à l'aide de votre compte Twitter. Déconnexion / Changer )

Photo Facebook

Vous commentez à l'aide de votre compte Facebook. Déconnexion / Changer )

Photo Google+

Vous commentez à l'aide de votre compte Google+. Déconnexion / Changer )

Connexion à %s

 
%d blogueurs aiment cette page :