RSS

Bir şifa merhemi olarak sinema : Kesik

17 Jan

Bir şifa merhemi olarak sinema : Kesik

Samim Akgönül

147442

 

Dün Akşam Strasbourg’un küçük sinemalarından birinde “Kesik” (The Cut) filmini seyrettikten sonra bir kaç Türkiyeli bir barda oturduk. Gecenin geç saati, dışarıda ince ve hızlı bir yağmur yağıyor. Soğuk. 2 saat boyunca Mezopotamya’nın çöllerinde kavrulduktan sonra yağmur iyi geldi aslında.

Herkes film hakkında ne düşündüğünü çekingence söylerken yakın dostlarımdan birinin aklına bir anısı geldi. Arkadaşımın çocukken yaşadığı Sivas Divriği’nin bir köyünde gelin olarak gelip kalan Asya teyze dedikleri yaşlı bir kadın yaşarmış. Bir gün köyün yakınlarında insanlar vahşi bir atı yakalamaya çalışmışlar ve atı bir kayanın üzerinde sıkıştırmışlar. At ya kendini atacak ya da teslim olacak. At birkaç tereddütlü gelgitten sonra atamamış kendini ve yakalanmış. Bu sahneyi gören Asya teyze ağlamaya başlayıp hikayesini yanındaki küçük çocuğa anlatmış.

O zamanlar kıyım vardı. Köydeki bütün Ermeniler hem çok korkuyordu hem de umutluydular. Soruna mutlaka bir çözüm bulacaktı Devlet-i Aliye. Diğer köylerden duydukları dedikodular bizim başımıza gelmeyecekti. Bir gün köye ulaklar geldi “Murat Paşa” Ermenileri çağırıyordu. Önce korktuk ama ümitlendik de. İşte, dedik, bizi kurtaracak çözümü buldu Murat paşa. Köyün bütün Ermenileri Fırat’ın Murat suyuna ayrıldığı yerdeki köprünün üstündeyken kıstırdı askerler. Köprünün iki başını tuttular. Ölen öldü orada. Bakireler attılar kendilerini köprüden tecavüz edilmemek için, ben de attım. Kocaman fistanım vardı, Murat’ın ortasında fistanım bir kayaya kaldı. Öyle kurtuldum. Kimisi öldü bakirelerin, kimisi ölmekten beter oldu.  

Vahşi bir at, Asya teyzeye hikayesini anlattırdı, binlerce kilometre ve binlerce yıl uzakta bir yerlerde bir film, o çocuğa bu hikayeyi anlattırdı. Ben de yazdım.

 

Film bir yara’nın iyileş(me)mesi üzerine. O yüzden bu metafor “the cut” başlığında özetlenmiş. Hem Kıyım hem kesik demek. Zaten 138 dakika boyunca kahraman Nazaret’in boynundaki yara geçmiyor, kabuk tutmuyor. Nazaret kelimenin tam anlamıyla bir kılıç artığı. İkinci bir metafor daha var filmde, diğer eleştirileri okumadan yazıyorum, herhalde herkes fark etmiştir. Kıyımın başlangıcından filmin sonuna kadar bu 1915 Odisseas’ının, insan olmanın en doğal tepkilerini verdiği, yani güldüğü ve daha da önemlisi o kadar acıdan sonra ağladığı tek an, sessizliğe mahkum olduğu hayatında, Charlie Chaplin’in bir sessiz filmini Halep sokaklarında izlediği an (Yumurcak filmi). Evet metafor biraz fazla bariz, evet birçok şeyi olduğu gibi bunu da Fatih Akın gözümüze sokmuş ama gene de “tedavi aracı olarak sinema” fikri hoşuma gitmedi değil.

Yukarıda da söyledim, aslında film (belki biraz fazla) klasik bir yolculuk filmi, bir Odysseus daha. Edebiyat ve sinemada onlarca mevcut, evine (karısına, çocuklarına…) dönerken bin bir macera yaşayan ve hepsinden bir şekilde kurtulan yalnız adam figürü. Ama burada yollara döken kesilme noktası 1915 soykırımı. İlk defa bu kadar net bir film yapıldı bu konuda ve bu bile kurgunun ve senaryonun bana eksik / fazla gelen taraflarını affettirmeye yeter. Elbette başka filmler var, her şeyden önce Mayrig var ama “Kesik” bir melodrama değil.

Filimin fotoğrafı en azından Halep’e kadar çok güzel. Hatta bazen… fazla güzel. Kuyudaki cesetler, yarısı ölü mülteci kampı biraz fazla estetik kanımca. Aynen Tahar Rahim’in aldığı fiziksel ve psikolojik insanlık dışı darbelerden sonra hâlâ fazla yakışıklı, fazla zinde ve fazla genç kalması gibi.

Benim gibi Fatih Akın hayranlarını kızdırmak pahasına filmde hissettiğim iki ana rahatsızlığı da yazmak istiyorum.

Birincisi, Fatih Akın’ın diğer filmlerindeki dehası her zaman montajda oldu. Duvara Karşı, Yaşamın kıyısında ve hatta Soul Kitchen bile birer montaj ve kurgu harikasıydı. “Kesik” son derece lineer ve kronolojik bir seyir izliyor. Kahramanımız kızlarının peşinden bir yere gidiyor (Suriye, Lübnan, Küba, ABD…) orada bulamıyor ve başka bir yere devam ediyor. Seyirciyi kurguyla tokatlamıyor bu sefer Akın. Belki de kurgu, soykırımın doğal vahşetinden rol çalmasın diye.

İkinci canımı sıkan konu Akın’ın denge oyunu. Filmde iyi Türk / kötü Türk; iyi Arap / Kötü Arap; iyi Amerikalı / kötü Amerikalı var. Hatta bütün iyi Ermenilerin içinde bir tane kötü(msü) Ermeni bile var (topal olduğu için kızıyla evlenmeyi reddeden Kübalı Ermeni).

Irkçılığın ne kadar evrensel bir şey olduğunun altını çizmek için senaryo Yahudi karşıtı söylemleri, bir Kızılderili kadına tecavüz sahnesini (Nazaret kurtarıyor), Ku Klux Klan göndermesini de eklemiş. Halep’i terk etmek zorunda kalan masum Türk çocuklarını da. Bir noktadan sonra bu siyasal doğruculuk irrite etmiyor değil.

Sinemanın didaktik rolüne geri dönelim. Ortaçağda kiliselerde, duvarlardaki kutsal sahnelerin tasvir edildiği freskolar ve özellikle Ermeni kiliselerinin dış cephelerindeki kabartmalar sadece kutsallıkları sebebiyle yapılmıyordu. Bütün bu resimlerin pedagojik bir yanı da vardı. Oku-ya-mayan toplumlarda bu resimler öğretmek için kullanılırdı. Günümüzde tarihi filmler, okumayan insanların konuyu bilmeleri için aynı işlevi yerine getiriyorlar. Bence film bu didaktik görevini layıkıyla yerine getiriyor. Elbette daha çok öğrenmek, daha çok anlamak isteği uyandırırsa. Ama kanımca en önemli işlevi Asya teyzelerin hikayelerinin tekrar anlatılmasına vesile olması.

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 17, 2015 dans News

 

Étiquettes : , , , ,

Laisser un commentaire

Entrez vos coordonnées ci-dessous ou cliquez sur une icône pour vous connecter:

Logo WordPress.com

Vous commentez à l'aide de votre compte WordPress.com. Déconnexion / Changer )

Image Twitter

Vous commentez à l'aide de votre compte Twitter. Déconnexion / Changer )

Photo Facebook

Vous commentez à l'aide de votre compte Facebook. Déconnexion / Changer )

Photo Google+

Vous commentez à l'aide de votre compte Google+. Déconnexion / Changer )

Connexion à %s

 
%d blogueurs aiment cette page :