RSS

Archives Mensuelles: janvier 2015

Muazzam işler yapan adamın hazzı

Muazzam işler yapan adamın hazzı

Samim Akgönül

 

fft81_mf3324158

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Büyük Dairesi’nin mavi halıyla kaplı muazzam mahkeme salonunda, olan bitenden büyük keyif alan bir adam edasıyla, Amal Clooney için oraya gelmiş kameralara gülümseyen Doğu Perinçek “sonuç ne çıkarsa çıksın kazandım” diye düşünüyor. Kurduğu tuzağa hepimizi düşürdüğünden emin.

O yüzden bu sırıtma, o yüzden bu sonsuz haz. Toplumsal hafızaya yapılabilecek en büyük hakaretin o hafızanın “yanlış” “yalan” olduğunu söylemek olduğunu bilenlerin, içinde çırpınmaya çalıştıkları şeyleri umursamadan gösterilen bembeyaz takma dişler bunlar.

Arkasında, artık milli mutabakatın devam ettiği tek konuyu, Ermeni soykırımının inkârını temsilen, Egemen Bağış ve Deniz Baykal’ın yan yana oturduklarını bilen bir sırıtış. Bizans’ı külliyen reddedip, Bizans oyunlarını layıkıyla oynayabilen bir adamın hazzı. Avrupa’nın “değerlerim” dediği şeyleri gene ona karşı kullanarak kazanılan bir zaferin keyfinin sırıtışı.

Bir taraftan Charlie Hebdo katliamının ardından gelen ifade özgürlüğünün kutsallığı tartışmaları, diğer taraftan, tam da 2015’de Soykırımın inkarının cezalandırılması meselesi. Bu dava zaten cezalandırılıp AİHM’e gitmek isteyenler için tabiri caizse “cuk oturdu”. İstiyorlar ki kendimizle çelişelim.

3 olasılık var, 3’ü de birbirinden beter.

  1. AİHM İsviçre’yi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesinden mahkum eder.[1] Diğer bir deyişle bütün uluslararası İnsan Hakları metinlerinin temel ilkesi olan “bu hakları kötüye kullanmama”[2] ilkesini göz ardı eder ve daha önce olduğu gibi, hep de talep ettiğimiz gibi “İfade özgürlüğü” kavramını cömertçe yorumlar. Bunun hemen ertesinde Aydınlık’tan Sabah’a bütün havuz ve bilumum fışkiye milli mutabakat basınındaki manşetleri hayal edebiliyorum : “Avrupa’dan Ermenilere Tokat” “AİHM soykırım yok dedi”. Alo Fatihlere kesinlikle gerek olmaz.
  2. AİHM İsviçre’yi mahkum eder ama gerekçesinde açıkça bu kararın ‘Ermeni Soykırımı’ hakkında olmadığını, sadece ifade özgürlüğü hakkında olduğunu. Soykırımı tanıyıp tanımama kararının Devletlerin kendi egemenlik alanları içinde yer aldığının altını çizer. Tam da bu yüzden Amal Clooney’nin “Ermeni soykırımı vardır” konusundaki savunmasını yanlış buluyorum. Bu davanın konusu Ermeni Soykırımı değil. Doğu Perinçek ve arkasındakilerin herkesi içine çekmeye çalıştıkları tuzak bu. Tam da bu yüzden duruşmada bir rol paylaşımı oldu. Perinçek’in avukatları kendisinin 1915’de işlenen suçları yadsımadığını, sadece bunun “soykırım” olmadığını düşündüğünü bunun da ifade özgürlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini söylerken Perinçek kendi savunmasında “Talat Paşa muazzam iyi kalpli bir insandı” mealinde bir konuşma yaptı ve aslında kendi avukatlarını yalanladı. Niyet kötü.
  3. Mahkeme “kötü niyet” meselesini dikkate alır, ya da Perinçek’in nefret söylemi kullandığına kanaat getirir, ya da İsviçre’deki konuşmasının özellikle, sadece mahkum olmak için yapılan bir konuşma olduğunu ve davacının başka konuşmalarında nefret söylemini rahatlıkla kullandığını düşünür ve İsviçre’yi mahkum etmez. Ve bence büyük bir hata yapar. Bu Türkiye’de Avrupa’nın ne kadar Türk düşmanı, Müslüman düşmanı bir yer olduğunu göstermek isteyenlere ideal bir çomak olur. Çifte standart propagandistlerinin ekmeğine yağ sürer. Aynı gazeteler belki üşenmeyip AİHM içtihadına bakar ve çelişkileri manşetlerine taşırlar.

Evet, bu üç kıyısı çalkantılı bir nefret gölü. Nefretlerin en kötüsü, kaşları çatarak değil, sırıtarak edilen bir nefret. Bu tuzak karşısında frenklerin dediği gibi “kristal berraklığı” elden bırakmamak gerek. Lafı dolandırmadan söyleyeyim : “Bana karşı yaptığın şeyleri yapma hakkına sahip olmanı talep ediyorum. Senin asla ve kat’a benzer bir şeye kalkışmayacağını, bunu bana karşı kullanacağını bile bile”. Hrant Dink’in ilkesel duruşunu hatırlayın.

Charlie Hebdo’da nasıl blasfem hakkı savunulduysa, bu da bir blasfemdir, hem de en ağırı. Olabilecek tek kutsal şeye, yüzbinlerce insanın hayatına edilen bir küfür. Ama olsun, küfür etme hakkına da sahipsin. Suçun inkarı, “senin yaşadığın yalan” söylemi herhalde Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramının tepe noktası. Ama olsun, yaralananlar, boğazlarında bir kesikle yaşayanlar, ilkeler adına, tutarlılık adına kendilerini yaralama hakkına sahip olmanı istiyorlar.

Omnes vulnerant, ultima necat

[1] MADDE 10 : İfade özgürlüğü

  1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
  2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.

[2] MADDE 17 Hakları kötüye kullanma yasağı

Bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesi veya bunların Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlandırılmalarını amaçlayan bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkı verdiği biçiminde yorumlanamaz

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 30, 2015 dans News

 

Étiquettes : , , , ,

Ce que cherche Recep Tayyip Erdogan en Afrique

Ce que cherche Recep Tayyip Erdogan en Afrique

 

Les hésitations de la politique étrangère turque

Orient XXI > Magazine > Samim Akgönül > 28 janvier 2015

Le président turc Recep Tayyip Erdogan s’est rendu cette semaine en Afrique de l’Est en commençant par l’Éthiopie puis, après une interruption au milieu de son programme pour assister aux obsèques du roi Abdallah d’Arabie saoudite, à Djibouti et en Somalie. L’engouement d’Ankara pour l’Afrique est relativement récent, et en rupture avec la politique étrangère traditionnelle de la Turquie.

arton800-resp657

e n’est pas la première fois que l’on est témoin de l’inconsistance de la politique étrangère turque, plus conjoncturelle que structurelle. La première rupture avait eu lieu au lendemain de la seconde guerre mondiale. Après une politique quasi-isolationniste, la Turquie avait dû choisir son camp. Elle était devenue partie du monde occidental, plus ou moins soumise à la puissance américaine. Un virage — certes timide — s’est opéré dans les années 1960, quand l’unilatéralisme (américain) a commencé à être jugé dangereux et inopérant, Ankara tentant de diversifier ses partenaires, de l’Union des républiques socialistes soviétiques (URSS) à la Communauté économique européenne (CEE). Mais le cap restait identique : l’Occident, autant en tant qu’objectif stratégique que projet civilisationnel.

Les choses changent à partir des années 1990. Des approches néo-ottomanistes et néo-panturquistes1 réhabilitent le passé ottoman à l’intérieur du pays et dans les relations extérieures. La période de la présidence de Turgut Özal (1989-1993) est celle où les Balkans reviennent dans la ligne de mire d’Ankara. Mais c’est surtout les républiques «  turcophones  » de l’Asie centrale, fraîchement libérées de l’ex-Union soviétique, qui ont remis au goût du jour la volonté de se poser en leader du monde turcophone. Cependant c’est un échec cinglant. Non seulement la Russie et l’Iran ne laissent pas le terrain libre à la Turquie dans leur hinterland mais de surcroît, ces Républiques centrasiatiques apprécient peu le comportement paternaliste d’Ankara.

À partir de la deuxième moitié des années 1990, avec la montée de l’islam politique en Turquie, le cap a changé à nouveau. Millî Görüş, le mouvement fondé par Necmettin Erbakan dans les années 1970 commence à dominer petit à petit la scène politique, en promouvant l’islam sunnite et surtout en diabolisant cet Occident mécréant. Le pouvoir actuel, issu de la scission de ce mouvement en 2001 a opéré deux accélérations spectaculaires au début des années 2000 : l’une à propos des réformes européennes jusqu’en 2007  ; l’autre dans le réchauffement des relations avec les voisins qui s’est avéré plus idéologique (islam politique) que stratégique. Plus le pouvoir de Recep Tayyip Erdogan se personnalisait, plus les relations étrangères devenaient irrationnelles, avec l’objectif évident de prendre le leadership du monde musulman.

LIRE LA SUITE

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 28, 2015 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Akgönül: Turkish leaders indirectly justify Paris attacks

Akgönül: Turkish leaders indirectly justify Paris attacks

Sunday’s Zaman, 18.01.2015

Yonca Poyraz Dogan

IMG_2094

Turkish leaders have not been wise in their use of the argument of Islamophobia both as a reason for and possible consequence of recent attacks in Paris, because as a result, they have put themselves in a position where they are indirectly justifying the attacks, according to this week’s guest for Monday Talk.

“I could understand the use of this concept if Turkish officials had used it to underline the class problems, economic discrimination and social exclusion of Muslims in France. But that is not the case. They use the concept to condemn criticism of Islam, and consequently, they indirectly justify these attacks,” said Samim Akgönül, a political scientist and historian teaching at Strasbourg University’s International Relations and Turkish Studies Department, in France.

President Recep Tayyip Erdoğan has lashed out at French satirical magazine Charlie Hebdo for its « provocative » publications about Islam, saying the weekly paper incites hatred and racism.

A total of 17 people, including journalists and police officers, died on Jan. 7 in the assault on the magazine’s office in Paris and in a bloody hostage situation at a kosher supermarket two days later.

In solidarity with Charlie Hebdo, the Turkish Cumhuriyet daily published a four-page pull-out, translated into Turkish, that included some Charlie Hebdo cartoons. The paper chose not to publish a cartoon that was on the cover of Charlie Hebdo depicting Prophet Muhammad, but two writers put the cartoon in their columns. That prompted prosecutors to open an investigation into those commentators.

Leaders from Pakistan and Turkey joined Afghanistan’s Taliban militant group in condemning Charlie Hebdo’s decision to caricature Prophet Muhammad on its first magazine cover after the terrorist attack. “If someone is printing a cartoon insulting the prophet, that is [considered] a provocation,” Prime Minister Ahmet Davutoğlu said.

Today’s Zaman asked Akgönül what Charlie Hebdo represents and what the attack on it means for France and Europe, and why the Turkish government’s approach to the issue is problematic considering that Turkey is a founding member of the Council of Europe (CoE).

Could you tell us about Charlie Hebdo? How would you describe its approach?

READ THE INTERVIEW

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 18, 2015 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

Charlie Hebdo saldırısının ardından…

Charlie Hebdo saldırısının ardından…

Milliyet

18 Ocak 2015

Güliz Arslan

 

charlie-hebdo-saldirisinin-ardindan--5203562

 

Fransa’nın ünlü siyasi hiciv dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan silahlı saldırının üstünden 11 gün geçti. Bu sürede yaşanan gelişmeleri Prof. Dr. Murat Belge ve Prof. Dr. Samim Akgönül değerlendirdi

 

Charlie Hebdo saldırısının başta 12 kişinin hayatını kaybetmesi olmak üzere pek çok vahim sonucu var. Bunların her biri derin bir inceleme gerektiriyor. Saldırının yaşandığı 7 Ocak tarihinden bugüne pek başka bir şey de konuşulmadı zaten. Daha da konuşulacak şüphesiz; üzerine yazılar, kitaplar yazılacak, kim bilir belki hakkında filmler yapılacak. Bu katliam, yıllar sonra bugünleri anlatırken kullandığımız referans noktalarından biri olacak.
Yaşananlara kısa bir süre geçtikten sonra bakınca görünenleri Türkiye’nin önde gelen iki akademisyenine sorduk. Cumhuriyet Yürüyüşü’nü, yürüyüşe katılan liderlere yönelik eleştirileri, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yürüyüşe kararını, yürüyüş sırasında arkalarda kalması ve Fransa Cumhurbaşkanı Françoise Hollande’ın yakın davranmaması üzerine yapılan yorumları değerlendirdiler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya yönelik “Hangi yüzle gitti?” tepkisini, konunun
iç politika malzemesine evrilmesini, Cumhuriyet gazetesinin, derginin yeni sayısından karikatürler yayımlama kararını, matbaanın basılmasın ve açılan soruşturmayı yorumladılar. “Bundan sonra ne olacak?” ve “Yaşananlar sizi korkutuyor mu?” sorularına yanıt verdiler.

“Herkes gayet doğru bir noktada durduğunu düşünerek birbirini boğazlayacak, sürecin mantığı bu”

Prof. Dr. Murat Belge (İstanbul Bilgi Üniversitesi)

*Müslüman ülkelerde veya Müslüman azınlıkların kalabalık olduğu yerlerde dünyanın gidişine öfkeyle bakan, hakkının yendiğini düşünen kesimler ve bunu teşvik eden odaklar var. Humeyni’nin Salman Rüşdi’nin öldürülmesine dair fetva verdiğinde de yazmıştım; Humeyni gibi, El Kaide gibi İslam adına konuşma hakkını kendisinde görenler Müslüman dünya ile onun dışında kalan dünya arasındaki alışveriş, özellikle de kültürel alışveriş kanallarını kapatma eğiliminde.

*Batı’da yükselen bir İslam düşmanlığı var. Öteden beri emperyalizmi, kendinden saymadığı  dünyayı adam yerine koymama gibi eğilimler yaygın zaten. Bu iki akım birbirini besliyor. Böyle bir olay olduğunda Marie Le Pen (Fransa’da Ulusal Cephe Partisi’nin lideri) doğrulanmış oluyor. Onun bundan sonra söyleyeceği şeyler de İslami cephede benzer formasyonda olanları doğrulayacak. Herkes gayet doğru bir noktada durduğunu düşünerek birbirini boğazlayacak. Sürecin mantığı bu.

“Türkiye toplumunda garip bir şey var; kendinden başka bir şeyle ilgilenemiyor. Ne olursa olsun, onu önce kendisine tercüme edecek”

*Türkiye toplumunda garip bir şey var; kendinden başka bir şeyle ilgilenemiyor. Ne olursa olsun, onu önce kendisine tercüme edecek. Davutoğlu gitti, yürüdü. Bu doğru bir karardı. MHP’nin başkanı kalkıp “Netanyahu’nun olduğu yürüyüşte sen ne arıyorsun?” diyerek işi bir iç politika malzemesi haline getirdi. Verilen cevap da; “Netanyahu’ya mı bırakacaktık?” Şurada insanlar ölmüş, biraz ondan bahsedin…

“Batı’ya laf çakmak için kullanılıyor”

*“Nijerya’da da 2 bin kişi öldürülmüş, Batı’nın laf ettiği yok” denmesi de tuhaf. Nijerya’da bu ilk defa olmuyor. Boko Haram kızları kaçırdığında Türkiye’deki Müslümanların “İslam adına niye böyle şeyler yapılıyor?” diye bir tartışma başlattıklarına rastlamadım. Şimdi Batı’ya laf çakmak için bir vesile olarak kullanılıyor. Her şey bizim kendi tartışmamızı yürütmemiz ve haklı görünmemiz için araç haline geliyor.

*Cumhuriyet’in karikatürleri yayımlama kararı kınanacak bir karar değil. Bunu oldukça duyarlı bir şekilde yaptıklarını tahmin ediyorum. Hakaret sayılabilecek şeyleri elemişlerdir. Matbaaya polisin gitmesini de doğru bulmadığımı söyleyebilirim.

*Kuran’ı birkaç çeviriden okudum. Onu da tartışmaya başladığın zaman “Senin okuduğunun çevirisi yanlıştır” diye ortalık bulanıyor. Kuran’da suret yapmayın deniyor. Tek tanrıcılığın başından beri mücadele ettiği putperestlik nedeniyle. Hz. Muhammed’in resmini yapmayın diye bir şey yok ama belli bir formasyon içinden dünyaya bakan Müslümanlar elbette yapmazlar. Resmini yapmaya kalkışan kimse Hz. Muhammed’de olması gereken güzellikleri o resme koyamaz. Bunun gibi kaygılarda var. Hz. Muhammed, Müslüman inancına göre ilahi düzeyle insani düzey arasındaki bağlantıyı sağlayan adam. Hıristiyanlara göre bunu yapan İsa. İsa’ya zaten Allah diyorlar, Allah’ın oğlu diyorlar. Bir yanda Müslümanların Hıristiyanları eleştirirken “Allah’ın oğlu denir mi, böyle saçma inanç olur mu?” demeleri, bir yandan da onunla yarışa girmeleri, Noel’e karşı Kutlu Doğum Haftası’nı çıkarmaları…

*Bu olaydan sonra özellikle bir duygusal süreçten geçmedim. Alıştık. 11 Eylül’ü de yaşadık. İnsan nasır tutuyor bir süre sonra. Keyifsizliğime bir yenisi eklenmiş oldu, öyle bir şey.

“Bütün kutsallıklar gibi İslam’ın tabuları da Fransa’da eleştirilmeye devam edecektir”

Prof. Dr. Samim Akgönül (Strasbourg Üniversitesi)

*Bu saldırı elbette bir dönüm noktası. Hem Batı için hem Müslüman ülkeler için hem de Fransa’da yaşayan Müslüman azınlıklar için… İlk heyecan geçtikten sonra üç konuda tartışmalar yaşanacaktır. Birincisi; olayın toplumsal ve dinsel sebepleri. Avrupa Müslümanlarının bir kısmının Radikalleşme süreci daha fazla irdelenmeli ve deradikalizasyon politikaları acilen uygulanmalı. İkinci olarak; saldırının gerçekleştirilme koşulları çok tartışılacaktır. Güvenlik-özgürlükler denklemi zor bir dengede. İlk talep özgürlükler kısıtlansa da güvenlik önlemlerinin artırılması olacaktır muhakkak. Üçüncüsü; olayın yaratacağı toplumsal ve siyasal sonuçlar. Unutulmaması gereken şu; saldırının ilk kurbanları elbette cinayete kurban giden insanlar. Ancak Avrupa’daki Müslüman azınlıklarda kurban olabilirler.

“Paris’teki yürüyüş  hem bir toplumsal refleks hem de siyasal bir şovdu”

*Paris’teki yürüyüş hem Hrant Dink cinayetinden sonra olduğu gibi bir toplumsal refleks hem de siyasal bir şovdu. İlk iki sıradaki politikacılar birçok Fransızı derinden rahatsız etti. Politikacılar topluluğu ile diğer 100 binleri ayrı ayrı değerlendirmek gerek. Ayrıca birçok taşra kentinde spontane ve herhangi bir siyasal akımın sahiplenmesine kapalı, rekor düzeyde katılımın olduğu yürüyüşler yapıldı. Beni şimdilik iyimserliğe yönelten bir durum da bu gösterilerde atılan sloganların hepsinin pozitif sloganlar olmasıydı. O yürüyüş fotoğrafında olmayı hak etmeyenler olduğu kesin. Ancak gösteriler hiçbir olay ve taşkınlık olmadan tamamlandı.

“Toplumsal tepkiler yapay biçimde ayrışmış”

*Davutoğlu’nun yürüyüşe katılma kararı çok yerindeydi. Ve Türkiye’deki genel toplumsal histeri ve seçmenin kısmen AKP politikaları aracılığı ile şaşırtıcı bir biçimde bağnazlaşmış olması göz önünde bulundurulduğunda, cesaret isteyen bir karar ayrıca… Bu katılım dışarıda “terörü lanetleme” içeride “Müslümanları koruma” olarak sunulacaktır.

*Davutoğlu’nun yürüyüşte arkalarda kalması üzerine yapılan yorumlara fazla takılmamak gerek. Türkiye’de toplumsal tepkiler yapay bir biçimde ayrışmış durumda. Bir taraf için AKP ne yaparsa yapsın iyidir. Diğer bir taraf için ise herhangi bir AKP liderinden gelen her şey kötüdür. Bu çok sağlıksız bir durum.

*Erdoğan, Netanyahu için “Hangi yüzle gitti anlamakta zorlanıyorum” dedi. Bilmiyorum kendisi aynı sebepten mi katılmadı? Sonuçta Türkiye’nin devlet başkanı Sayın Erdoğan’dır. Burada iç politikaya mesaj var elbette. Aynı zamanda da Sayın Davutoğlu’nun katılımını meşrulaştırma çabası…

“Kızdım ama bu yüzden elime silah almıyorum”

*Türkiye’de iki tip tepki var. Birincisi; suçluluk duygusu. Yetkililer IŞİD’in ve dolayısıyla şiddet yanlısı radikal İslam’ın palazlanmasında direkt ya da endirekt etkileri olduğunu biliyorlar ve bunu Batılı ortaklarının bildiklerinide biliyorlar. İkincisi
haklı bir korkunun, yani bu saldırıdan sonra Avrupa’da Müslüman toplulukların hedef haline gelmeleri endişesinin kullanılıp gene Müslüman dünyasının liderliğine soyunma tepkisi. Ancak kimsenin hakkını yemeyelim. Toplum içinde saldırıya samimi tepki verenlerde var.

*İslamofobi bir can simidi haline geldi ve artık Müslüman bireyleri korumak için değil, İslam’ın dogmalarının eleştiri ve hiciv konusu yapılmasını engellemek için kullanılıyor. Bundan sonra da bütün kutsallıklar gibi İslam’ın tabuları da Fransa’da eleştirilmeye, hiciv konusu edilmeye devam edecektir. Buna bir nevi “ergen tepkisi” vermek Müslüman azınlıkları tehlikeye atıyor ve “Müslümanofobiyi” tetikliyor. Ancak ben Fransa solundan ve insan hakları savunucularından bir refleks de bekliyorum. Bu saldırı yeni bir toplumsal kontratın başlangıç noktasını da oluşturabilir.

*Cumhuriyet’in karikatürlerin bir kısmını yayımlama kararı çok cesur, takdir edilecek bir karar. Eğer bu karikatür ve yazıları Fransızların görmeye hakkı varsa neden Türklerin de görmeye hakkı olmasın? Çocuk mu Türkler? Kutsal değerlerinden emin olanlar bu tip şeylerden etkilenmezler, gülüp geçerler ya da görmezler.

*Charlie Hebdo saldırısını duyduğumda üzüntü ve kızgınlık hissettim, hâlâ hissediyorum. Ancak elbette bu duygularımı ifade etmek için elime silah alıp kimseye saldırmıyorum. Korku hissetmedim, Türkiye’de ve Fransa’da diğer otoriteye ve dogmalara muhalif insanların da korku hissettiklerini
sanmıyorum.

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 18, 2015 dans Media

 

Étiquettes : , , , ,

Bir şifa merhemi olarak sinema : Kesik

Bir şifa merhemi olarak sinema : Kesik

Samim Akgönül

147442

 

Dün Akşam Strasbourg’un küçük sinemalarından birinde “Kesik” (The Cut) filmini seyrettikten sonra bir kaç Türkiyeli bir barda oturduk. Gecenin geç saati, dışarıda ince ve hızlı bir yağmur yağıyor. Soğuk. 2 saat boyunca Mezopotamya’nın çöllerinde kavrulduktan sonra yağmur iyi geldi aslında.

Herkes film hakkında ne düşündüğünü çekingence söylerken yakın dostlarımdan birinin aklına bir anısı geldi. Arkadaşımın çocukken yaşadığı Sivas Divriği’nin bir köyünde gelin olarak gelip kalan Asya teyze dedikleri yaşlı bir kadın yaşarmış. Bir gün köyün yakınlarında insanlar vahşi bir atı yakalamaya çalışmışlar ve atı bir kayanın üzerinde sıkıştırmışlar. At ya kendini atacak ya da teslim olacak. At birkaç tereddütlü gelgitten sonra atamamış kendini ve yakalanmış. Bu sahneyi gören Asya teyze ağlamaya başlayıp hikayesini yanındaki küçük çocuğa anlatmış.

O zamanlar kıyım vardı. Köydeki bütün Ermeniler hem çok korkuyordu hem de umutluydular. Soruna mutlaka bir çözüm bulacaktı Devlet-i Aliye. Diğer köylerden duydukları dedikodular bizim başımıza gelmeyecekti. Bir gün köye ulaklar geldi “Murat Paşa” Ermenileri çağırıyordu. Önce korktuk ama ümitlendik de. İşte, dedik, bizi kurtaracak çözümü buldu Murat paşa. Köyün bütün Ermenileri Fırat’ın Murat suyuna ayrıldığı yerdeki köprünün üstündeyken kıstırdı askerler. Köprünün iki başını tuttular. Ölen öldü orada. Bakireler attılar kendilerini köprüden tecavüz edilmemek için, ben de attım. Kocaman fistanım vardı, Murat’ın ortasında fistanım bir kayaya kaldı. Öyle kurtuldum. Kimisi öldü bakirelerin, kimisi ölmekten beter oldu.  

Vahşi bir at, Asya teyzeye hikayesini anlattırdı, binlerce kilometre ve binlerce yıl uzakta bir yerlerde bir film, o çocuğa bu hikayeyi anlattırdı. Ben de yazdım.

 

Film bir yara’nın iyileş(me)mesi üzerine. O yüzden bu metafor “the cut” başlığında özetlenmiş. Hem Kıyım hem kesik demek. Zaten 138 dakika boyunca kahraman Nazaret’in boynundaki yara geçmiyor, kabuk tutmuyor. Nazaret kelimenin tam anlamıyla bir kılıç artığı. İkinci bir metafor daha var filmde, diğer eleştirileri okumadan yazıyorum, herhalde herkes fark etmiştir. Kıyımın başlangıcından filmin sonuna kadar bu 1915 Odisseas’ının, insan olmanın en doğal tepkilerini verdiği, yani güldüğü ve daha da önemlisi o kadar acıdan sonra ağladığı tek an, sessizliğe mahkum olduğu hayatında, Charlie Chaplin’in bir sessiz filmini Halep sokaklarında izlediği an (Yumurcak filmi). Evet metafor biraz fazla bariz, evet birçok şeyi olduğu gibi bunu da Fatih Akın gözümüze sokmuş ama gene de “tedavi aracı olarak sinema” fikri hoşuma gitmedi değil.

Yukarıda da söyledim, aslında film (belki biraz fazla) klasik bir yolculuk filmi, bir Odysseus daha. Edebiyat ve sinemada onlarca mevcut, evine (karısına, çocuklarına…) dönerken bin bir macera yaşayan ve hepsinden bir şekilde kurtulan yalnız adam figürü. Ama burada yollara döken kesilme noktası 1915 soykırımı. İlk defa bu kadar net bir film yapıldı bu konuda ve bu bile kurgunun ve senaryonun bana eksik / fazla gelen taraflarını affettirmeye yeter. Elbette başka filmler var, her şeyden önce Mayrig var ama “Kesik” bir melodrama değil.

Filimin fotoğrafı en azından Halep’e kadar çok güzel. Hatta bazen… fazla güzel. Kuyudaki cesetler, yarısı ölü mülteci kampı biraz fazla estetik kanımca. Aynen Tahar Rahim’in aldığı fiziksel ve psikolojik insanlık dışı darbelerden sonra hâlâ fazla yakışıklı, fazla zinde ve fazla genç kalması gibi.

Benim gibi Fatih Akın hayranlarını kızdırmak pahasına filmde hissettiğim iki ana rahatsızlığı da yazmak istiyorum.

Birincisi, Fatih Akın’ın diğer filmlerindeki dehası her zaman montajda oldu. Duvara Karşı, Yaşamın kıyısında ve hatta Soul Kitchen bile birer montaj ve kurgu harikasıydı. “Kesik” son derece lineer ve kronolojik bir seyir izliyor. Kahramanımız kızlarının peşinden bir yere gidiyor (Suriye, Lübnan, Küba, ABD…) orada bulamıyor ve başka bir yere devam ediyor. Seyirciyi kurguyla tokatlamıyor bu sefer Akın. Belki de kurgu, soykırımın doğal vahşetinden rol çalmasın diye.

İkinci canımı sıkan konu Akın’ın denge oyunu. Filmde iyi Türk / kötü Türk; iyi Arap / Kötü Arap; iyi Amerikalı / kötü Amerikalı var. Hatta bütün iyi Ermenilerin içinde bir tane kötü(msü) Ermeni bile var (topal olduğu için kızıyla evlenmeyi reddeden Kübalı Ermeni).

Irkçılığın ne kadar evrensel bir şey olduğunun altını çizmek için senaryo Yahudi karşıtı söylemleri, bir Kızılderili kadına tecavüz sahnesini (Nazaret kurtarıyor), Ku Klux Klan göndermesini de eklemiş. Halep’i terk etmek zorunda kalan masum Türk çocuklarını da. Bir noktadan sonra bu siyasal doğruculuk irrite etmiyor değil.

Sinemanın didaktik rolüne geri dönelim. Ortaçağda kiliselerde, duvarlardaki kutsal sahnelerin tasvir edildiği freskolar ve özellikle Ermeni kiliselerinin dış cephelerindeki kabartmalar sadece kutsallıkları sebebiyle yapılmıyordu. Bütün bu resimlerin pedagojik bir yanı da vardı. Oku-ya-mayan toplumlarda bu resimler öğretmek için kullanılırdı. Günümüzde tarihi filmler, okumayan insanların konuyu bilmeleri için aynı işlevi yerine getiriyorlar. Bence film bu didaktik görevini layıkıyla yerine getiriyor. Elbette daha çok öğrenmek, daha çok anlamak isteği uyandırırsa. Ama kanımca en önemli işlevi Asya teyzelerin hikayelerinin tekrar anlatılmasına vesile olması.

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 17, 2015 dans News

 

Étiquettes : , , , ,

Débat-Rencontre : hommage à Hrant DINK

Débat-Rencontre

Pour rendre hommage à Hrant DINK, huit ans après son assassinat

Capture d’écran 2015-01-16 à 11.43.38

Capture d’écran 2015-01-16 à 11.43.48

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 16, 2015 dans News

 

Étiquettes : , , , , , ,

Türkiye için dönüm noktası

Türkiye için dönüm noktası

ÖMÜR ŞAHİN KEYİF

Birgün,12.01.2015

 

Türkiye’nin “İslami terör, şiddet, bağnazlığın yükselişi konularında merkezi bir konumda” olduğunu söyleyen Prof. Dr. Akgönül, Charlie Hebdo saldırısının “ideolojik açıdan Türkiye için de bir dönüm noktası” olduğunu söylüyor

Capture d’écran 2015-01-12 à 15.52.19

Capture d’écran 2015-01-12 à 15.52.47

 
Poster un commentaire

Publié par le janvier 12, 2015 dans Media

 

Étiquettes : , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :