RSS

Archives Mensuelles: février 2013

Sevgi Denizleri

6. yüzyılda ekümenik sıfatı, Konstantinopolis Patriğine, Roma İmparatorluğu başkentinin episkoposu olduğu için verilmişti. Fethin ardından Fatih Sultan Mehmed, Bizanstan Osmanlıya hiçbir değişime uğramadan devrolan tek meşru kurum olan Büyük Kiliseyi ihdas ederken, söz konusu makamın temsil ettiği evrenselliği siyasetine dahil etme niyetini ilan ediyordu…

http://www.bonmarket.net/prddet.php?pid=138314

Τρίτη, 3 Μαΐου 2011

 

ΒΙΒΛΙΟ ΓΙΑ ΤΗΝ ΟΙΚΟΥΜΕΝΙΚΟΤΗΤΑ ΤΟΥ ΠΑΤΡΙΑΡΧΕΙΟΥ ΣΤΗΝ ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ

 
Ρεπορτάζ – φωτογραφίες: Νικόλαος Μαγγίνας
Βιβλίο με τίτλο «Το Οικουμενικό Πατριαρχείο» εκδόθηκε στην τουρκική γλώσσα, το οποίο σκοπεύει στην ενημέρωση του κοινού για την σωστή κατανόηση του θρησκευτικού αυτού θεσμού και του πολυσυζητημένου όρου «οικουμενικό», ο οποίος σκόπιμα διαστρεβλώνεται και παρεμποδίζεται η χρήση του στην κοινωνία της νεώτερης Τουρκίας.

 

Στο βιβλίο συμπεριλαμβάνονται κείμενα των Μητροπολίτη Παντελεήμονος Ροδόπουλου, Πρέσβυ Αλέξη Αλεξανδρή, Baskın Oran, Cem Murat Sofuoğlu, Cengiz Aktar (ο οποίος είναι και ο επιμελητής του βιβλίου), Elçin Macar, Emre Öktem, Kürşat Demirci, Samim Akgönül καί Παρασκευά Κονόρτα.

Το…

Voir l’article original 391 mots de plus

 
Poster un commentaire

Publié par le février 27, 2013 dans News

 

European Meetings

 

european meetings[1]

 
Poster un commentaire

Publié par le février 16, 2013 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , , , ,

Türk Dış Politikası Cilt 3: 2001-2012

Türk Dış Politikası Cilt 3: 2001-2012

Uzman bir akademisyen grubu tarafından hazırlanan bu yapıt, bugüne değin yazılmış en hacimli ve ayrıntılı Türk Dış Politikası kitabıdır…
Ama bu iki ciltlik çalışma yalnızca meslekten olanlara, uzmanlara hitap etmiyor. Çünkü onu anlamak için uluslararası ilişkiler eğitimi görmüş olmak gerekmiyor; meraklı bir okur olmak yeterli.
Öncelikle, uzmanlık jargonundan kaçınarak, rahat bir dille kaleme alındı. İkincisi, dış politika, toplumsal olaylarla, iç politikayla ve uluslararası gelişmelerle harmanlanmış biçimde ayağı yere bastırılarak anlatıldı. Üçüncüsü, özel bilgi gerektirebilecek bütün terim ve kavramlar metinlerin içinde yer alan küçük “kutu”larda açıklandı.
İktisat’tan hukuk’a, sosyoloji’den coğrafya’ya, iç politika’dan siyasal tarih’e, strateji’den ekonomi politik’e, dinler tarihi’ne kadar on dört yan dala yayılan bu kutularıyla ve anlattığı dönemlere ilişkin geniş görsel malzemesiyle bu yapıt, bir “Uluslararası İlişkiler Ansiklopedisi” niteliğinde.
Türk dış politikasını, bir resmî görüşe ya da herhangi bir siyasal dogmatizme bağlı kalmadan, bütün boyutlarıyla, bütün verileri ve gerçekliğiyle irdeleyen temel bir başvuru kaynağı sunuyoruz.

TDP 3

Türk Dış Politikası

CİLT III: 2001-2012

Bu üçüncü cilt, Türkiye’de çok ihtiyaç duyulan bir ansiklopedik kitap: Son on yılı 360° fotoğraflayan bir “İzahlı-İçtihatlı Almanak”. 11 Eylül kargaşası içinde filizlenen yeni küresel dünyanın doğuşuyla başlıyor. Sonra uzun uzadıya tahlil ettiği AKP’nin Türkiye’yi dönüştürmesini masaya yatırıyor; asker, demokrasi, yargı, Kürt, Ermeni meselelerini apayrı bir kitap oluşturacak boyut ve nitelikte veriyor. Nihayet Türkiye’nin bölgesel hatta küresel güç olma iddiasını, “sıfır sorun” politikasının gelişimini ve son durumunu, çevredeki bütün bölge, komşu ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kısaca, son on yılda Türkiye’de ne yaşanmışsa hepsi rahat anlaşılır bir dille bir arada…

tdp 3 faux titre

 
Poster un commentaire

Publié par le février 15, 2013 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Image

Siyaset Akademisi

Siyaset akademisi

 
Poster un commentaire

Publié par le février 13, 2013 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , ,

6-7 Eylül Olayları ile Yüzleşme

6-7 Eylül Olayları ile Yüzleşme

İşler kitlesel bir histeriye dönüştü!

Milliyet, 13.02.2013

6-7 Eylül’ü anlamlandırabilmek için filmi biraz geri sarmak gerekiyor. Bu dönemde iç içe geçmiş üç radikal dönüşüm oldu: Kimliksel, toplumsal ve siyasal… Bu olayları bütün bu dönüşümlerin birleşimi hazırladı…

Strasbourg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Samim Akgönül sorularımızı yanıtladı.

6-7-eylul-olaylari-ile-yuzlesme-isler-kitlesel-bir-histeriye-donustu--3034376

Pelin Batu – Nezih Başgelen

SAMET AKTEN

6-7 Eylül olaylarını hazırlayan süreçte neler yaşandı?

6-7 Eylül’ü anlamlandırabilmek için filmi elbette biraz geriye sarmak gerekiyor. Bu dönemde iç içe geçmiş üç radikal dönüşüm oldu : Kimliksel, toplumsal ve siyasal.
Kimliksel dönüşüm artık herkesin malumu. Türk ulusal kimliğinin inşasında, Millet sisteminin acı bir mirası olarak, İslam’a aidiyetin (sadece aidiyetin, İslami görünürlüğün değil) başat kriter olarak kabul edilmesinin sonucu olarak, Anadolu’nun kadim gayrimüslim halkları yok edildi.

İsim benzerliği’

İkinci dönüşüm toplumsal. 1950’lerin başlarından itibaren, Marshall planı çerçevesinde tarımın makineleşmesi ve göreceli bir devlet kontrollü liberal ekonomi sayesinde sanayileşmenin hızlanması ile birlikte kırsaldan şehre, özellikle İstanbul’a göç başladı. Ancak bu sanayileşme göçün hızına yetişemedi. Böylece şehirlerin çevresinde yeni köyler oluştu. Gecekonduların ilk dikkat çekmeye başlaması 1950’lerin ortalarına denk geliyor. Burada yaşayan kitle manipülasyona, milliyetçi ve İslamcı söyleme açık bir kitleydi. Ayrıca bir nevi servet düşmanlığı da kendine pompalanmaya müsait bir ortam buldu.

Üçüncü dönüşüm ise elbette siyasal. Demokrat Parti iktidarıyla, bağlantısız dış politikadan vazgeçen Türkiye, 1950’lerde Kıbrıs konusunu kelimenin tam anlamıyla keşfetti. Kıbrıs konusunda söz söyleme hakkına sahip olabilmek için bir kamuoyu yaratmak gerekliydi ki bunun tek yolu da milliyetçi ve ırkçı propagandaydı. 1955 yazı boyunca basında hem Kıbrıs’taki Rumlar hem de klasik ırkçı söylemle, “isim benzerliği ” kullanılarak Türkiye Rumları hedef gösterildiler. Diğer bir deyişle kurban seçildiler.

Yazinin devami

 
Poster un commentaire

Publié par le février 13, 2013 dans News

 

Étiquettes : , , , , ,

Solidarité avec Pinar Selek : Le combat continue !

Solidarité avec Pinar Selek : Le combat continue !

Comité de Soutien Universitaire de Strasbourg

Le 18 février 2013 à 20h00, nous serons à l’Odyssée pour réaffirmer notre solidarité avec Pinar Selek.

La délégation strasbourgeoise qui s’est rendue à Istanbul au procès de Pinar Selek n’entend pas baisser les bras après le verdict inique rendu le 24 janvier dernier.

Indépendamment du recours engagé par ses avocats devant la Cour de Cassation, nous soutenons plus que jamais Pinar Selek dans son exigence de justice et de réhabilitation. Nous restons vigilants et mobilisés.

Notre démarche a été soutenue par un nombre important d’organisations et de citoyens. Nous invitons celles et ceux qui nous ont encouragés et soutenus ou qui désirent s’engager, à venir nous retrouver

Lundi 18 février à 20 heures au cinéma L’Odyssée

(3 Rue des Francs Bourgeois 67000 Strasbourg)

Nous rendrons compte des conséquences du procès et évoquerons ensemble les perspectives  d’avenir de notre mobilisation.

Pinar Selek sera présente avec son père Alp Selek, avocat infatigable de sa fille depuis 15 ans et de nombreux opprimés depuis plus de 50 ans. Onur Fidangül, représentant de la  plateforme « Nous sommes tous témoins de Pinar Selek » en Turquie, sera parmi nous. Nous aurons aussi l’occasion d’échanger avec Roland Ries, Maire de Strasbourg, Alain Beretz, Président de l’Université de Strasbourg, Philippe Bies, Député du Bas-Rhin, Mine Günbay, Conseillère municipale déléguée aux droits des femmes, Nawel Rafik, adjointe au Maire, Solenne Jouanneau, porte parole du Comité de soutien universitaire ainsi qu’avec les membres de la délégation :

Francis Kern (Vice-président de l’UdS), Jean-Pierre Djukic (Directeur de recherche, élu au CS de l’UdS), Amandine Wintzer (élue étudiante au CEVU), Jimmy Losfeld (élu étudiant au CEVU), Pierre Greib (Cimade et Planning Familial), Frédérique Riedlin (Front de gauche), Songül Celik (Front de gauche), , Marie-Claude Mayer (ATTAC), Sylviane Rinck (ATTAC), Isabelle Muller (NPA), Abdelkarim Ramdane (Les jeunes écologistes), Myriam Chopin (Présidente de Strasbourg Méditerranée), Irène Tabelion (Présidente de la Lune), Christine Panzer (Présidente de l’ASTU), Eric Schultz (Conseiller municipal EELV), Christelle Demuth, Kathia Eich, Myriam Conversin.

Pinar Selek n’est pas seule ! Nous serons toujours solidaires avec elle, et nous resterons ses témoins inconditionnels!

LE COLLECTIF DE SOLIDARITE AVEC PINAR SELEK
ET LE COMITE DE SOUTIEN UNIVERSITAIRE DE STRASBOURG

 
Poster un commentaire

Publié par le février 12, 2013 dans News

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ercan Akyol, dinsel, cinsel ve sınıfsal ayrımcılık

Ercan Akyol, dinsel, cinsel ve sınıfsal ayrımcılık

26 Ocak 2013’te, Milliyet gazetesinde, Ercan Akyol imzalı bir karikatür yayınlandı. Bu karikatürde Akyol Danıştay 8. Dairesi’nin avukatlığın “kamu görevi” değil “serbest meslek” olduğu gerekçesiyle türbana vize vermesini eleştiriyor, çarşaflı bir kadınla, avukat cübbeli ve başörtülü bir kadını karşı karşıya getiriyordu. Gelen tepkiler üzerine gazetenin okur temsilcisi Belma Akçura 4 Şubat 2013’de, Milliyet gazetesindeki demokratik dönüşüme uygun olarak, konu hakkında bir yazı hazırladı. Akçura yazıda dengeyi göz önünde bulundurarak okur tepkileri ve çizer Akyol’un yanı sıra benden de bir yorum talep etti.

karikaturlerde-dinsel-ve-sinifsal-ayrimcilik-3009989

Ercan Akyol’un yukarıdaki karikatürüne yaptığım yorum şu idi :

 

Bu karikatürde bir dinsel stereotip kullanılmış. Örtünen kadının çarşaflı olması onun geri kalmışlığını simgeliyor. İşin ilginç tarafı Avukat cübbesi + başörtüsü çarşaf haline geliyor. Yani görünürlük içeriği açıklıyor. Bu açıdan karikatür çok sorunlu.

 

Bir de sınıfsal stereotip kullanılıyor. Çarşaflı kadın « doğal olarak » eğitim görmemiş olarak resmediliyor ve eğitim görmenin, -aslında- başörtüsü takma sebeplerini ortadan kaldırması gerektiği mesajı veriliyor.

 

Bu iki açıdan da karikatür aşağılayıcı, benim müslümanofobia dediğim davranış sekline girebilir. Yani Müslümanlık varoluş tarzının aşağılandığı söylenebilir.

 

Ancak « nefret söylemi » kavramı çok daha sert. Burada şiddete çağrı yok. Sadece küçük görme var. Bu açıdan bakıldığında karikatürün ayrımcı bir dil kullandığını ancak « Nefret söylemi » çerçevesine girmediği düşünülebilir. 

 

Ancak sunu da belirtmek isterim, aşağılama, küçük görme, alay etme, Bourdieu’nün « Sembolik şiddet » olarak kavramsallaştırdığı şiddete de girebilir. Diğer bir deyişle, bu karikatür şiddete çağrı yapmıyorsa da, kendisi sembolik şiddet uyguluyor olarak nitelendirilebilir.

 

« Sembolik şiddet » kavramı, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu tarafından kullanılmış bir kavramdır. Günlük hayatta ve sosyal etkileşimlerde hakim ve başat olduğunu düşünen grubun ya da bireyin tehlikeli, daha aşağıda, gayrimeşru olarak gördüğü grup ya da bireye karşı tutum ve söylemlerini betimlemek için kullanılır. Bu açıdan bakıldığında sayın Akyol’un karikatüründe başörtülü kadınların aşağılandığı ve eğitim görürlerse yani cehaletten kurtulurlarsa “normalde” başörtüsü takmamaları gerektiği  söyleminin bu tanıma uyduğunu belirttim.

6 Şubat 2013 tarihinde Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanan karikatüründe Ercan Akyol, bir önceki karikatüründe çarşaflı bir kadın ile cübbeli ve başörtülü bir kadının diyaloğunu konu edindiği karikatürüne yaptığım yorumu eleştirdi.

 

Ercan Akyol 2

6 Şubat 2013 tarihinde yayınlanan karikatürde, ismim zikredilerek, asıl şiddetin bir önceki karikatür değil kadınlara başörtü taktırmak olduğu konusu hicvedilmekte. Gerçekten de, eğer bir kadın, kendi isteği, inancı dışında herhangi biri tarafından ya da toplumsal baskı çerçevesinde, herhangi bir şekilde giyinmeye, davranmaya, söylem geliştirmeye zorlanıyorsa ya da kendini bu zorundalık içinde hissediyorsa bu DA bir sembolik şiddettir. Bu şiddet erkek egemen toplumsal yapıdan, geleneklerin ya da dinî dogmaların güçlü olduğu bir toplumsal yapıdan ve/veya bireyselleşmenin gerçekleşemediği bir toplumsal yapıdan kaynaklanabilir. Ki bu durum Türkiye toplumunun bir bölümünde geçerlidir.

Ancak, bazı başörtülü kadınların bu sembolik şiddete maruz kalmaları, bütün başörtülü kadınların aşağılanmasını ve sembolik şiddete maruz kalmalarını meşru gösteremez. Tutarlılık adına söylüyorum. Başörtüsü, Türban, Çarşaf giyen bazı kadınların Erkek egemen ve Din egemen toplumun mağdurları olduğunu düşündüğüm gibi başörtülü kadınların küçük görülmelerini, alay konusu olmalarını ve sosyal ve mesleki hayatta dışlanmalarını da yanlış görüyorum ve eleştiriyorum.

Ercan Akyol’un yaptığı “ama Amerika da Kızılderilileri kesti…” tarzı bir savunmadır. Yani suçun itirafı! Ayrıca benden talep edilen yorum toplumsal açıdan başörtüsü konusunda değil Ercan Akyol’un karikatürü konusunda idi.

İşin ifade özgürlüğü kısmı da cabası. İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in karikatürize edilmesini de aynı çerçevede eleştirmiş, bu karikatürlerin bazılarının sembolik şiddet içerdiğini ancak İslam’ın bir düşünce sistemi olarak eleştiriye açık olduğunu ve herhangi bir düşünce sisteminin eleştirisinin nefret söylemi içermedikçe, açıkça şiddete yöneltmedikçe ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınması  gerektiğini söylemiştim. Aynı yorumu Ercan Akyol’un karikatürü için yapabilirim : Bu karikatür sembolik şiddet ve aşağılama içermektedir ancak ifade özgürlüğü kapsamına girer. Ercan Akyol, karikatüründe kendine “Allahtan çarşaflı çizmişim ya çıplak çizseymişim ne olurdu” dedirtmiş. Benim bakış açıma göre açık kadınları aşağılayan bir karikatür olsaydı gene aynı hataya düşülmüş olunurdu. Bu tip karikatürlere verilebilecek yegane cevap aynı ifade özgürlüğü çerçevesinde benim yaptığım gibi fikrî eleştiri olabilir.

Entelektüel tutarlılık adına arafta kalmayı göze almak bu demek herhalde. Bu tutarlılık arayışı yüzünden olsa gerek, ne Ercan Akyol ve onun gibi düşünenlere, ne de zıt düşünce yapısına sahip olanlara hiçbir zaman “hoş” görünmedim… Ve bu yönde bir çabam da hiç olmadı.

İsmimin zikredildiği 6 şubat 2013 tarihli karikatüre gelince : burada “ihraç malı Prof.ümüz” ifadesinin Ercan Akyol’un eleştirime duyduğu öfkesini dizginleyememekten ileri geldiğini düşünüyor, kendimi ne “ihraç” ne “mal” ne de “birilerinin prof.’u” olarak gördüğümü altını çizerek belirtmek istiyorum. Aynı mantıktan gidersek Ercan Akyol için de “Yerli Malı karikatürcümüz” tanımlaması yapılabilir ki böyle bir tanımı ne kendime ne de Akyol’a katiyetle yakıştıramam.

“Söyleyene kızma söyletene bak” ifadesini ise hayret ve esefle karşıladığımı, şimdiye kadar bana herhangi bir şeyi “söyleten” herhangi bir kurum, grup ya da kişinin olmadığını ısrarla ve üstüne basarak belirtmek isterim. Örneğin ben Ercan Akyol’u köşesine alan Melih Aşık’ın karikatüriste herhangi bir şey söylettiğini düşünmüyorum. Ercan Akyol kızmak için bir adres arıyorsa bu sadece ve sadece konu hakkında düşünmüş olan Pierre Bourdieu ve bu kavramsallaştırmayı kullanmış olan bendenizim!…

Yukarıdaki açıklamam Milliyet gazetesinde yer bulamadığından ve Milliyet gazetesini ilgilendiren bir yazıyı başka bir gazetede yayınlamak istemediğimden bu siteye koyma ihtiyacını duydum.

Samim Akgönül

 
Poster un commentaire

Publié par le février 8, 2013 dans News

 

Étiquettes : , , , , , ,

Karikatürlerde dinsel ve sınıfsal ayrımcılık

Karikatürlerde dinsel ve sınıfsal ayrımcılık

Milliyet

04.02.2013

Ercan Akyol’un karikatürünü okurlarımız ‘incitici’ buldu. Akyol karikatürünü ‘durum komiğine alınganlık olmaz’ diyerek savundu. Prof. Dr. Akgönül ise “Ayrımcı dil ve aşağılama var” diyor

karikaturlerde-dinsel-ve-sinifsal-ayrimcilik-3009989

BELMA AKÇURA/okur@milliyet.com.tr
bakcura@milliyet.com.tr

Danıştay 8. Dairesi’nin avukatlığın “kamu görevi” değil “serbest meslek” olduğu gerekçesiyle türbana vize vermesi,  Milliyet’te Ercan Akyol’un bu karara ‘gönderme yaparak’ çizdiği bir karikatüre de konu oldu. Çok sayıda okurumuz, söz konusu karikatürün bir gruba yönelik aşağılama içerdiği konusunda birleşiyor.

Türban üzerinden ayrımcılık
Emine Uçak, “Avukatların başörtülü davalara girmesiyle ilgili yayınlanan karikatürünüz çok incitici ve rahatsız edici. Bunu Milliyet’te görmek istemezdim” derken, Muhittin Fenerci adlı okurumuz insanları aşağılayan ve rencide eden yayınların yapılmaması gerektiğini belirterek şöyle diyor: “Örneğin İngiliz halkı inancı İslam olmasa da başörtülü bayanların kamusal alanda çalışmasına saygı gösteriyor ama bizim ülkemizde tam tersi, eğitimli aydın olduğunu söyleyen insanlardan daha fazla tepki görüyoruz.” Suat Bayar ise türban, küpe gibi simgeler üzerinden ayrımcılık yapan bir ülke olmaktan artık kurtulmak gerektiği görüşünde.

Komikliğe alınganlık olmaz
Ercan Akyol Okur Temsilcisi’ne gönderdiği açıklamada karikatürüne haksız eleştirilerin yapıldığını söylüyor:
“Siyasi karikatürün varlık nedeni eleştirmektir. Düzenin, kurumların aksayan yanlarını eleştirir, yönetim erkinde söz sahibi olanların yanlış uygulamaları da bu eleştirilerden payını alır. Kamuoyunu oluşturma ve bilgilendirmede katkı sağlamak siyasi karikatürün gereğidir. Bir ülkede siyasi gazete karikatürünün muhalefet yapabilme gücü, demokrasisinin gelişkinliğinin göstergesidir. Karikatür düşüncenin mizahi yoldan aktarımıdır, düşüncesini paylaşmazsanız bile katlanmak, demok-rat olmanın ön koşulu değil mi? Türkiye’de kara çarşaf giydirilen kadınların yaygın olması gerçeğinden hareketle, siyah çarşaf-siyah cüppe çağrışımı benzeşiminden durum komiği çıkıyordu. Alınganlık gösteriyorlarsa bu yazık ki, marazi algılamadır. Durum komiğine alınganlık olmaz,  çünkü ötesi yok ki, ‘’durum’’ bu, tespit bu. Ayrıca yargının bağımsızlığını kaybetmesi, laik yargıdan uzaklaşılması v.s. “şikâyetçi okurların” vicdanlarını rencide etmiyor mu?

Kimlik ve birey üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan, Strasbourg Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Samim Akgönül karikatürün yarattığı algıyı yorumladı:

Dinsel, sınıfsal aşağılama
“Bu karikatürde dinsel stereotip kullanılmış. Örtünen kadının çarşaflı olması onun geri kalmışlığını simgeliyor. Avukat cübbesi ve başörtüsü çarşaf  haline geliyor. Yani görünürlük içeriği açıklıyor. Bu açıdan karikatür çok sorunlu. Bir de sınıfsal stereotip kullanılıyor. Çarşaflı kadın “doğal olarak” eğitim görmemiş olarak resmediliyor. Ve eğitim görmenin aslında başörtüsü takma sebeplerini ortadan kaldırması gerektiği mesajı veriliyor. Bu iki açıdan da karikatür aşağılayıcı, benim müslümanofobia dediğim davranış şekline girebilir. Yani Müslümanlık varoluş tarzının aşağılandığı söylenebilir. Burada şiddete çağrı yok. Sadece küçük görme var. Bu açıdan bakıldığında karikatürün ayrımcı bir dil kullandığını ancak nefret söylemi çerçevesine girmediği düşünülebilir. Şunu da belirtmek isterim; aşağılama, küçük görme, alay etme, Bourdieu’nün “Sembolik şiddet” olarak kavramsallaştırdığı şiddete de girebilir. Diğer bir deyişle, bu karikatür şiddete çağrı yapmıyorsa da, kendisi sembolik şiddet uyguluyor olarak nitelendirilebilir.

OMBUSMAN GÖRÜŞÜ:

Medyanın ifade özgürlüğünü çoğu kez manipülatif amaçla kullandığı bilinen bir gerçek. Simgeler üzerinden kişilere yönelik ayrımcılıkla, sisteme yönelik eleştirel ifadeler arasında ciddi fark vardır. Aksoy’un söylediği gibi ortada bir durum komikliği görünmüyor. Milliyet simgeler üzerinden bazı grupları ve kişileri aşağılayan haber ve karikatürlere karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmek durumunda. Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ın izlediği yayın politikasının da bir gereği olarak, insanları dini, etnik, cinsiyetçi sınıfsal kimlikleriyle aşağılayan söylemlere ‘karşı’ duruşunu sürdüreceğine olan inancımızı koruyoruz.

 
Poster un commentaire

Publié par le février 4, 2013 dans News

 

Étiquettes : , , , ,

Mahrumiyet bölgesi

Mahrumiyet bölgesi

Taraf

04.02.2013

SAMİM AKGÖNÜL

Toplumun zehirleri belli: Ulusal, etnik kimlik, dinsel kimlik ve bize özgü haliyle cinsel kimlik

mahrumiyet-bolgesi_6262_b

Ülkemizin çetrefilli sorunları var. Bu teşhiste herhalde yanılmak imkansız. Ancak daha zoru neden demokrasiyi içselleştirmiş toplumlarda benzer iptidai sorunlar halledilmiş de Türkiye toplumunda halledilememiş sorusuna kapsayıcı bir cevap bulmak. Bu sorunun cevabı ülkedeki toplumsal temellerin ta başından beri zayıf ve yapay olmasında yatıyor olabilir. Bu zayıflık, bu yapaylık ülkede iktidarı elinde tutanlar tarafından da o kadar iyi biliniyor ki,  kırılgan dengeyi bozabilecek her akıldan, her sözden, her bireyden öcü gibi korkuluyor. Ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri bu korkunun bertaraf edilmesi, korkulan aklın fiziksel olarak yok edilmesiyle eş değer tutuluyor.

 

Dolayısıyla bu sürekli ve sonsuz yok etme stratejisi Devleti içindeki zehirlerden kurtaracak panzehirleri yok etmeye yöneltiyor. Antibiyotiklere bağışıklık kazanmış hasta bir organizma düşünün. Kendini iyileştirecek, acılarına merhem olacak, yeni acıların ortaya çıkmasını engelleyecek her panzehiri yok edip kendini ilacından mahrum bırakan bir organizma. Kısır döngüsüne âşık, kendine güvenini yitirmiş ya da bu güveni hiç elde edememiş, temellerini sağlamlaştıracak her ilacın kurduğu düzeni kağıttan bir kale gibi yıkacağına inanmış, yok etmeyi refleks haline getirmiş bir organizma. Kendine mahkum.

 

Toplumun zehirleri belli. Üçü de dirençli: Ulusal/Etnik kimlik, Dinsel kimlik, Cinsel kimlik. Üçü de yapay, üçü de inşa edilmiş, üçü de felsefeci Besim Dellaloğlu’nun dediği gibi Kişiliğe rağmen kurgulanmış kimlikler. Ve bu üç konuda söyleyecek sözü olan herkes bir şekilde organizmanın dışına atılmış. Ya öldürülmüş, ya hayat boyu hapislerde süründürülmüş ya da sürgünde çürütülmüşler. Boşuna değil; bu yok etme zincirinin ilk halkası Sabahattin Ali’yi milliyetçilerin hedef tahtasına koyan ilk romanı “İçimizdeki Şeytan” adını taşıyor. Sabahattin Ali zehri ilk görenlerdendir.

 

Bu Devlet, toplumunu, Nazım Hikmet’ten de mahrum bırakmıştır, Abidin Dino’dan da. Uğur Mumcu’nun da iyileştirmesine izin vermemiştir, Musa Anter’in de. Server Tanilli’yi de sürgüne mahkum etmiştir, Mehmet Uzun’u da, Ahmet Kaya’yı da. İntikamını, hıncını İsmail Beşikçi’den de almıştır… Hrant Dink’ten de. O kadar çok var ki, saymakla bitmez. Bu insanlar ayrı yerlere dokunmuşlardır, hatta bazen birbirlerine zıt düşünmüşlerdir. Ama ortak noktaları eleştirmek, yeni bir şey katmak, değiştirmek, sürüden ayrılmaktır. Hiçbirine var olma meşruiyeti tanınmamış, Devlet kendini toplumu bu düşüncelerden izole etmekle görevli saymıştır.

 

Şimdi sıra kendimizi Pınar Selek’ten mahrum etmeye geldi. Pınar Selek 20 yıldır toplumun yaralarına dokunmaya çalışan, sadece gözlemlemeyi kendine yakıştıramayıp, iyileştirmeye uğraşan bir panzehir. Toplumun çeperlerine ulaşabilen, içine girebilen biri. Kabuslarımızı gözümüze sokan. Sartre’ın intellectuel engagé yani “elini taşın altına koyan aydın” tanımına birebir uyan bir kadın.

 

Bir an sizleri ‘korkutan’ grupları düşünün. Travestiler? Tinerci çocuklar ? Ermeniler ?… Kürtler ? Pınar Selek bütün sınırları aştı, en önemlisi kendi sınırlarını aştı. Toplumun kenarından baktı merkeze. Merkezin kendini görmesin sağladı. Hastalıklarına teşhis koydu. İstanbul’un Travestilerini toplumsal bir obje olarak konu alan Maskeler, Süvariler, Gacılar isimli eseri, Barışamadık, isimli Türkiye’deki etnik kırılmanın aslında bir toplumsal kırılma olduğunu ispatlayan kitabı, ya da Türk toplumunda ataerkilliğin aslında Devletin ve toplumun empoze ettiği bir dizi zorlayıcı sürecin sebep olduğunu ispatlayan Sürüne sürüne erkek olmak isimli çalışması Pınar Selek’in ne kadar güçlü ve dönüştürücü olduğunun ispatı. 15 senedir adaletsiz yargı işkencesinde yanında duran, toplumun her kesiminden gelenler gibi. Dönüştürücü, dolayısıyla susturulması şart.

 

Simdi, hep olageldiği gibi bu panzehirden de mahrum bırakacağız kendimizi. Gene Türkiye toplumunu topyekûn bir mahrumiyet bölgesine çevireceğiz. Derin devlet diyorlar sağda solda. Ben hiçbir derinlik göremiyorum. Tam aksine sığlıktır bu. Bizi bir kaşık suda boğulmaya mahkum eden, Pınar Selek gibilerinin can simidi atmalarına izin vermeyen. Pınar Selek Türkiye’den uzakta sürgünde değil. Türkiye Pınar Selek’ten uzakta sürgünde, mahrumiyet bölgesinde.

 

 
Poster un commentaire

Publié par le février 4, 2013 dans Media

 

Étiquettes : , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :