RSS

Archives Mensuelles: décembre 2011

Varolmanın dayanılmaz gayrimeşruluğu

Varolmanın dayanılmaz gayrimeşruluğu

Samim Akgönül

Radikal, 29.10.2006

Azınlık yaratılır, kendiliğinden doğmaz. Ya önce sayısal olarak azlaştırılır bir grup, katliamlarla, sürgünlerle, mübadelelerle ve daha sonra kalanlar hakim grup tarafından azınlıklaştırılır, ezilir, haklarından mahrum edilir ya da bir grup kaçar bir memleketten, savaşlardan, baskılardan, fakirlikten, katliamlardan. Ve gelinen memleketin ‘sahipleri’ tarafından azınlıklaştırılır, ezilir, haklarından mahrum edilir. İki durumda da, çoğunluk, toprak parçasında meşru hakkı, her hakkı olduğunu düşünen topluluk, azınlığı, az olanı, orada eğreti görür. Ve çoğunluk azınlıktan sürekli sadakat belirtisi ister, ispat ister, hatta kendi bireylerinden istemediği kadar sadakat bekler. Ta ki azınlık çoğunluğun isteğine uyup kendi kimlik imlerini bırakana kadar. Ama gene de yaklaşamaz çoğunluğa. Çünkü yakın başkalık, yakındaki başkalık çok korkutur çoğunluğu, gayrimeşru saydığı bireyleri içine almak istemez, kaybolmaktan korkar, bozulmaktan, dejenere olmaktan. Ve istifler kendine yaklaşanları, iter azınlığın içine, azınlık artık kabul etmese de.
Azınlık değiller

Ermeniler Fransa’da azınlıktadırlar ama artık azınlık değiller, çünkü Fransa’da varolma meşruiyetini sonunda elde ettiler. Bu meşruiyet iki günde de elde edilmedi Marsilya’da ezildiler, Lyon’da ezildiler, Paris ve çevresinde ezildiler. Varolmak için tutunacak dalları fazla yoktur. Her azınlık gibi iki bacağa yüklenirler: Dil ve din. Ama bu iki bacağın basacağı zemin, yani anavatan, hayali de olsa bir anavatan yoktur. Sovyet Ermenistan’ına Stalin’in sirenlerine kapılıp gidenler kös kös geri döndüler. Anavatan belki Türkiye’dir ama bunu da kendilerine itiraf etmek zordur. Fransa Ermenilerinin Ermeniliklerini taşıyan anavatan ‘soykırım’dır. Bu kelime, bu hafıza, bu trajedi anavatan oldu ve olmaya da devam ediyor. Nasıl İsrail siyonizmin yaratılması gereken ütopyasıysa, soykırım da Ermenilerin yaratılması gereken ütopyasıdır, ‘yoksa yokuz’u. Üstüne basılan zemin. Milletler zaferlerin üzerine inşa edilirler, kahramanlıkların, kazanımların. Ama bir o kadar da kayıpların, travmaların, trajedilerin üzerine. Bu Türkler için de geçerlidir, Ermeniler için de, Yunanlılar için de geçerlidir, Fransızlar için de.

Artık Ermeniler Fransa’da azınlık olmadıkları için, toplumun meşru parçası olarak görüldükleri için Fransız toplumu, bilgili ya da bilgisiz, art niyetli ya da hümanist, bu parçayla kader, dava birliği yaptı. Fransız Parlamentosu’ndan çıkan komik, ironik yasa sadece güncel, seçim yatırımı değildir, toplumun içine işleyen bir inancı temsil eder.

Fransa’da Türkiyeliler de vardır, kendilerini Kürt kabul edenler, Türk kabul edenler. Sayıları aşağı yukarı Ermenilerle aynı, 500 bin civarında. Ama Fransa’da Türkler hem azınlıktadırlar hem de azınlık. Çünkü varlıkları çoğunluk tarafından kabul edilmedi henüz. Çifte eğretidirler çoğunluğun gözünde, zira bir yandan Türktürler, -Türküm demeseler de- çoğunluğun gözünde Türktürler ve Fransız kamuoyunda Türklük Avrupa kimliğinde gayrimeşrudur. Müslümandırlar diğer yandan, Müslüman olmasalar da, Müslümanım demeseler de Müslümandırlar ve Fransız kamuoyunda, Batı kamuoyunda Müslümanlık Batı kimliğinde gayrimeşrudur. İşte bu yüzden de Türkler, Türkiyeliler Fransa’da azınlıktır, meşruiyetlerini henüz elde edemediler. Çünkü Fransız ulus-devleti bir tepki dönemine girdi. Bu tepki ulus-devletin kaybolmasından, mengenenin iki ucu arasında ezilmesinden duyulan korkudan doğan bir tepkidir. Bir taraftan ulus üstü kurumlar Fransa egemenliğini tırtıklıyor hissi var, -ki Avrupa Anayasası projesinin reddi bu korkudan doğdu, diğer yandan ulus altı öğeler, bölgeler, azınlıklar, cemaatler teker teker kısmi özerklik istiyor, hak talep ediyor ve yavaş yavaş elde ediyorlar. Ulus-devlet savunma söylemini geliştirir, Fransa içindeki bütün sosyal sorunlar bir taraftan Avrupa komisyonuna yüklenir ve Avrupa fikri günümüzde Fransa’da ‘moda’ bir fikir değildir, diğer taraftan bütün sorunlar, işsizlikten emniyetsizliğe, emeklilik yaşından sosyal sigortaya bütün sorunlar etnikleştirilir ve hatta dinselleştirilir. Ve bu söylem azınlık yaratır. ‘Azınlık olmasın’, ‘azınlık yoktur’ söyleminin altında azınlık yaratıyor. Milliyetçilik Türkiye’de olduğu gibi Fransa’da da, aynı şifrelerle, aynı kurallarla yürürlükte, yürüyor. Çünkü sınıfsız ulus yaratma iddiası, çekmeceli toplum yaratma felaketine yol açıyor. Milliyetçilik globalleşirken, demokratlık, sosyal demokratlık, hümanist demokratlık glokalleşiyor, küresellikten çıkıp yerelleşiyor, hümanist soldayım diyen siyasi akımlarda bile haklar konusunda, egemenlik konusunda, yerel söylem, yerli söylem küresel söylemin yerini alıyor.

Halbuki Fransa’daki Türk bakkalla, Ermeni bakkalın ve Fransız bakkalın kaderi aynıdır. Halbuki Türk işçiyle, Ermeni işçinin ve Fransız işçinin kaderi aynıdır. Halbuki çoğul aidiyet, hem Fransız hem Ermeni olmak, hem Fransız hem Türk olmak, hem Türk hem Kürt olmak, hem Türk hem Ermeni olmak insanın doğasında vardır. Hâlbuki kimlik dil gibidir, sünger gibi emen, alan, veren, senkretik. ‘Hâl’in Arapça, ‘bu’nun Türkçe, ‘ki’nin Farsça olduğu gibi. Halbuki. Bireysel kimlik tek tanrılı din gibi kıskanç değildir. Hem Hıristiyan hem Müslüman olabilmeyi kabul etmez, edemez dogma. Milliyetçilik de hem Türk hem Ermeni olmayı, hem Fransız hem Türk olmayı kabul edemiyor. Halbuki!

Revaçta olan Türk, Fransız ya da Ermeni olmak değil, bir şeyin ‘ci’si olmak, Türkçü olmak, Ermenici olmak, Fransızcı olmak. Bu Türkiye’de de geçerli. Birbirlerine nanik yaparak Türkiye’deki Türkçüler ve Fransa’daki Fransızcılar aynı yoldan gidiyorlar. Sarkozy, De Villiers, Le Pen rüzgarında Fransa’da Fransızcı olmayan Fransız olmak zor. Ama varlar, bazıları Fransız, bazıları Türk, bazıları Ermeni. Daha çok beraber olacaklar, olmalılar. Fakat ‘ci’ler azınlık yaratıyorlar. Azınlık yoktur diye bağıra bağıra. Ve yarattıkları azınlıklara grup haklarını vermiyorlar.

Türkiye’de bir Ermeni azınlığı var. Hukuken azınlık oldukları için değil, azlaştırılmış ve azınlıklaştırılmış oldukları için. Ve Türk kamuoyunda Ermenilerin varlığı gayrimeşrudur, eğretidir, olsa olsa müsamaha edilmektedir. Hak vermek, kimlik savunmak, başkalık savunmak tehlikelere yol açar diye düşünülür. Şimdi bunu verirsek ileride şunu da isterler denir. Bir « biz » vardır bir de « biz olmayanlar », bu konuda en ufak bir şüphe bile yoktur, tartışılması yasak düşünülmesi dahi tehlikelidir.

Ve Türkiye Ermenileri, Fransa Ermenilerinin kendileri için yarattığı kavramsal ‘anavatan’dan yoksundur. Çünkü yasaktır. Nasıl Fransa’da Ermenilere soykırım vardır demeyi yasaklamak komikse, nasıl Fransa’da Türklere soykırım yoktur demeyi yasaklamak iğdiş ediciyse. Türkiye’de de vardır, yoktur, biraz vardır vs. demeyi yasaklamak o kadar anlamsız. Bu yol aynı yol, paranoyanın globalleşmesi. Düşüncenin glokalleşmesi.

Türk Ceza Kanununun 301. maddesi Türklüğe hakareti cezalandırıyor, neyin hakaret olduğunu belirtmeden. Madem Türkiye vatandaşı Ermeniler vardır, Rumlar vardır, Kürtler vardır, o halde aynı madde Ermeniliğe hakareti, Rumluğa hakareti, Kürtlüğe hakareti de yasaklamalıdır, ki bunun sonu yoktur. Ya da söz serbest bırakılmalı, bireylere ve gruplara güvenilmeli. Devlet Bahçeli, Deniz Baykal, azıcık da ucundan son zamanlarda Tayyip Erdoğan’ın rüzgarında Türkiye’de Türkçü olmayan Türk olmak zor. Tıpkı Fransa’da gibi. Ama varlar, Türkçü olmayan Türkler de var, Kürtçü olmayan Kürtler de, Ermenici olmayan Ermeniler de. Ve Fransa’da olduğundan daha çok beraberler, kader birliğini anlamış bir yürüyüşteler. Grupların haklarını savunmanın bireyleri silmeyeceğini anlamış bir duruştalar. Ve birey özgürlüklerinin grupları yok etmeyeceğini. İşte bu işbirliğinden, Türkiye de toplum millet sisteminden özgürlükçü demokratlığa geçebilir. Fransa -şimdilik- tam ters yolda.

Publicités
 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 26, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , , , , , ,

Comment l’islam est devenu musulman : l’Islam musulman

Comment l’islam est devenu musulman : l’Islam musulman

Jacqueline Chabbi

Professeur à l’université Paris VIII-Saint-Denis

 

L’histoire est souvent paradoxale lorsqu’on la ramène à sa chronologie. Ainsi peut on dire historiquement que l’islam n’est pas né musulman mais qu’il l’est devenu, au fil des événements qui se sont succédé dans le temps sans que l’on puisse jamais dire qu’ils étaient prédictibles. Pour rendre visible cette historicité que la croyance et l’opinion dominantes peinent ou se refusent à se représenter, il ne faut jamais présumer le passé à partir de son futur. Il faut poser comme principe d’analyse que le passé n’a pas su ce qu’il allait devenir. Ainsi, l’islam de Mahomet, enclos dans le limites territoriales de la péninsule arabique, n’a-t-il rien su de l’islam des grandes conquêtes et encore moins des dogmes postérieurs auxquels renvoie souvent l’islam d’aujourd’hui comme s’il s’agissait de dogmes qui auraient été présents d’emblée. C’est à une révision des visions souvent caricaturales de l’islam, aussi bien dans le monde musulman qu’en dehors de lui, que les conférences de ce cycle seront consacrées.

  • La querelle des cousins et l’apparition du chiisme
    mercredi 4 janvier 2012 à 15h00
  • L’islam des convertis et l’apparition du sunnisme
    mercredi 11 janvier 2012 à 15h00
  • L’islam mystique du soufisme et ses racines allogènes
    mercredi 18 janvier 2012 à 15h00
  • L’islam des mythes et l’hybridation des cultures
    mercredi 25 janvier 2012 à 15h00
 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 25, 2011 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , , , , ,

KÜYEREL 2012 KONFERANSLARI

KÜYEREL 2012 KONFERANSLARI

Yeni Sol: Peki Ama Nasıl? (1) 

 2-“ Marksizm ve Milliyetçilik”

Konuşmacı:

Halil Berktay

14 Ocak 2012

Saat: 13.00- 16.00

Yer: Taksim Hill Otel

3- « Düzyazılarıyla Nazım Hikmet: Bir 1930’lar Komünistinin Günlük Hayatı,

 Duygu ve Düşünce Dünyası 

Konuşmacı:

Halil Berktay

28 Ocak 2012

Saat: 13.00- 16.00

Yer: Taksim Hill Otel

4-“Değişim Dinamiklerinin Mantığı”

 Nabi Yağcı

 11 Şubat  2012

  Saat: 14.00- 1700

Yer: Taksim Hill Otel

5-“Demokrasi ve Senfoni” 

25 Şubat  2012

Yer: Taksim Hill Otel

Konuşmacı:

 Cem Mansur

Yeni Sol: Peki Ama Nasıl? (2)

6-“Sovyetler Birliği Deneyiminden Ne Kaldı?“

 10 Mart 2012

Saat: 14.00- 17.00

Yer: Taksim Hill Otel

Moderatör:  Ahmet Kardam

Konuşmacılar:

Nabi Yağcı

Murat Belge

Ahmet İnsel

Değişen Türkiye’yi ve Değişen Dünyayı Anlamak(1)

7-“ Küresel Ağ Toplumu”

24 Mart 2012

Saat: 14.00- 18.00

Yer: Taksim Hill Otel

Konuşmacılar:

Zülfü Dicleli

Prof. Dr. Ali Nesin / Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi

Prof. Dr. Ayşe Erzan / İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi

 Değişen Türkiye’yi ve Değişen Dünyayı Anlamak (2)

8-“ Eski Türkiye’den  Yeni Türkiye’ye”

7 Nisan 2012

Saat: 14.00- 18.00

Yer: Taksim Hill Otel

Prof. Dr. Ümit İzmen / Şehir Üniversitesi öğretim üyesi

Prof. Dr. Mesut Yeğen / Şehir Üniversitesi öğretim üyesi

Doç. Dr. Vahap Coşkun / Dicle Üniversitesi öğretim üyesi

Değişen Türkiye’yi ve Değişen Dünyayı Anlamak (3)

9-“ Aydınlanma Felsefesi ve Modernizm ilişkisi”

Prof. Dr. Cengiz Çakmak/ İstanbul Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı

26 Mayıs 2012

Yer: Taksim Hill Otel

Saat: 14.00- 18.00

10-« Evrendeki Kendiliğinden Yapılanma » 

Doç Dr. Emre Işık / Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyesi

 28 Nisan  2012

Saat: 14.00- 17.00

Yer: Taksim Hill Otel

Tasavvuf-  İlahiyat

11- “Tanrıtanımazlığın Felsefi Boyutları, Teizm ya da Ateizm”

Veya

“Tanrı İnancının Temelleri”

Doç. Dr. Aydın Topaloğlu / İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi

12 Mayıs 2012

Saat: 14.00- 17.00

Yer: Taksim Hill Otel

 

Étiquettes : , ,

Les printemps arabes et le religieux

COLLOQUE

Les printemps arabes et le religieux

Le Collège des Bernardins

Vendredi 10 février 2012, de 8h45 à 22h

Colloque organisé par le département « Société, Liberté, Paix » du pôle de recherche.

Les révolutions arabes ont surpris l’opinion internationale et les médias. Elles ont bousculé, par les faits, certains clichés occidentaux qui associaient monde musulman et absence de modernité, terre d’islam et déficit démocratique. Quels sens leur donner aujourd’hui dans le cadre d’une analyse des transformations du fait religieux dans les pays du sud de la Méditerranée ?

Programme :

8h45-9h10 : Ouverture du colloque

9h10-9h30 : Pourquoi un dialogue sur le religieux en Méditerranée ?
Jacques Huntzinger, Valentine Zuber.

9h30-11h : Les sécularisations et les laïcités en Méditerranée
Abdelmajid Charfi, Mohamed–Sghir Janjar, Ahmad Salamatian, Jean-Paul Willaime, Valentine Zuber.

11h20-13h : Les femmes et le religieux dans les Printemps arabes
Latifa Lakhdar, Marjorie Moya, Saïda Ounissa, Wassyla Tamzali.

13h-14h30 : Pause

14h30-17h : Les Printemps arabes et le religieux
Yadh Ben Achour, Amr El Shobaki, Vincent Geisser, Pierre-Jean Luizard, Nabil Mouline.

17h20-19h : La Turquie, un nouveau modèle pour les Printemps arabes ?
Samim Akgönül, David Behar, Gérard Groc, Fabienne Robert, Dorothée Schmid.

20h-22h : Printemps arabes, religion et modernité
Yadh Ben Achour, Abdelmajid Charfi, Regis Debray, Abdou Filali-Ansari, Jacques Huntzinger, Raphaël Liogier.

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 23, 2011 dans Manifestations scientifiques

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Istanbul Politikalar Merkezi Kitap Tanıtımı : AZINLIK

İstanbul Politikalar Merkezi Kitap Tanıtımı:

Azınlık: Türk Bağlamında Azınlık Kavramına Çapraz Bakışlar

9 Ocak 2012

Pazartesi 17:30

Sabancı Üniversitesi Karaköy İletişim Merkezi

Türkiye’de toplumsal vicdanın gelişmemişliğinin en önemli göstergelerinden biri ana akımın azınlıklara yaklaşımıdır. Son yıllarda azınlıkların karşı karşıya kaldığı sorunların çözümüne yönelik bazı adımlar atıldıysa da, bu açılımlar yetersiz kalmıştır. Bir yandan 1970’li yıllarda devlet tarafından el konulan vakıflara ait malların geri iadesinde önemli mesafeler katedilirken; diğer yandan, azınlık karşıtı milliyetçi söylemin arttığı görülmektedir. Keza, ülkemizde azınlıklar konusunda bir farkındalık henüz oluşmamıtır ve vahim bir bilgisizlik hakimdir.

Strasbourg Üniversitesi öğretim üyesi Samim Akgönül’ün Azınlık: Türk Bağlamında Azınlık Kavramına Çapraz Bakışlar (Bgst Yayınları, 2011) çalışması, bu bilgisizliğin giderilmesi, duyarsızlığın önlenmesi yönünden büyük önem taşıyor. Azınlıklar konusunda birçok kitap ve makaleye imza atmış olan Akgönül, yeni kitabında “azınlık” sözcüğünün kavramsal tanımını yaparken, Türkiye’de bunun nasıl “kirlenmiş” bir olgu babında algılandığını gösteriyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin gayrimüslimlerini, Yunanistan’daki Müslüman Türkleri, Fransa’nın Türkiyelilerini din açısından ele alan Azınlık Türkiye’de bu alanda yapılmış, eşine az rastlanan bir karşılaştırmalı incelemedir.

İstanbul Politikalar Merkezi, 9 Ocak 2012 Pazartesi günü düzenleyeceği kitap etkinliğinde Azınlık’ı ele alacak ve yazar Samim Akgönül’ü konuk edecektir. İPM Kıdemli Araştırmacısı ve Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Ayşe Kadıoğlu’nun moderatörlüğünü yapacağı yuvarlak masa toplantısında yazar Samim Akgönül, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Cengiz Aktar ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi İlay Örs’ün katılımıyla kitabın içeriğini oluşturan konular tartışılacak; Akgönül, katılımcıların sorularını yanıtlayacaktır.

Sabancı Üniversitesi Karaköy İletişim Merkezi’nde (Bankalar Caddesi, Minerva Han No. 2, 4. Kat, Karaköy İstanbul) yapılacak etkinlik 17:30’da başlayacaktır. Etkinliğin dili Türkçedir.

Bu anlamlı toplantıda sizi de aramızda görmekten mutlu oluruz.

LCV’ler için: Özgül Kızıldağ (kizildag@sabanciuniv.edu, 2164839116)

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 22, 2011 dans Manifestations scientifiques, News

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , ,

“KiMSE AZINLIK OLMAK iSTEMiYOR” !

“KiMSE AZINLIK OLMAK iSTEMiYOR”

Neşe Mesutoğlu

Milliyet 20 Aralık 2011

http://cadde.milliyet.com.tr/2011/12/20/HaberDetay/1477759/%E2%80%9CKiMSE_AZINLIK_OLMAK_iSTEMiYOR%E2%80%9D

Prof. Dr. Samim Akgönül, ‘Azınlık’ adlı kitabını çıkardı.

Strasbourg Üniversitesi’nin öğretim üyesi Akgönül, “Kanımca azınlıkların İstanbul’un İstanbul olmasına yaptığı katkı baştacı edilmeli, ama bugünkü mozaik de göz ardı edilmeden, ezilmeden, bastırılmadan…” diyor

* Türkiye’de azınlık konusunda çalışmalar son derece az. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında az değil. ‘Azınlıklar hain’ ya da ‘potansiyel hain’ temalı yüzlerce kitap var. Bunun sebebi, Türkiye’nin ulus inşa döneminde müslüman/Türk olmayanların, sürecin dışında bırakılması, ‘öteki’ olarak hedefe oturtulması. Bir de 1990’larda baş göstermeye başlayan ‘nostaljik’ yazılar var. Bu yazılarda, elit İstanbullular eskiden beğenmedikleri gayrimüslimleri yad eder, onları daha ‘kültürlü’, daha ‘modern’ gösterir. Dolayısıyla “Beyoğlu’na kravatsız girilmezdi”, “Gökkuşağının kaybolan renkleri” temalı kitap ve röportajlar yayımlanır. Bu tip yazılara, “Ayaklar baş oldu”, “İstanbul köye dönüştü” temalı serzenişler de eklenir. Halbuki aynı elitler, şimdi özlemle hatırladıkları azınlıkların gözlerinin yaşlarına bakmamışlardı.

* Başka ne türde yayınlar var?
Azınlıklara yapılan acımasızlıklara bilimsel ve insancıl yaklaşabilmek yetenek, bilgi ve cesaret ister. Böyle çalışmalar da var ve artarak devam ediyor. Baskın Oran başta olmak üzere Cengiz Aktar, Elçin Macar, Emre Öktem, Taner Akçam, Fuat Dündar gibi birçok bilimsel disiplinden gelen, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesi ve geleceğini sağlam temellere kurması gerektiği düşüncesinde buluşan birçok bilim insanı var. Daha da önemlisi, arkamızdan gelen genç bilim insanları, Dilek Güven, İlay Örs gibi meslektaşlarımız, daha zengin metotlarla, daha önemli sonuçlara ulaşıyor. Artık bir ay geçmiyor ki, bu konuda yetkin bir çalışma yayınlanmasın.

* Azınlık kelimesini ‘kirlenmiş’ olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Neden?
Çünkü kamuoyunda ve medyada, hatta politikacıların dilinde bile sosyolojik, siyasi ya da hukuki bir durumu değil, acziyeti gösteren bir küfür şeklinde algılanıyor ‘azınlık’ kelimesi. Öyle ki ben, “Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’nın imzalanıp uygulanması, Kürt ve Alevi haklarında büyük ilerleme kaydettirir” dediğimde, bazı Alevi ve Kürt dostlarım, “Hayır biz azınlık değil, asli unsurlarız” diyor. Yani diğerleri gayri-asli unsur mu? Bunun sebebi, Türkiye’nin yakın zamana kadar ‘azınlık’ olarak nitelendirdiklerine yaptığı zulüm. Kimse azınlık olmak istemiyor çünkü kimse benzer bir  zulmü kendine yakıştıramıyor.

“Yeni bir mozaik oluşuyor” 
* Kültürler birbirini tanımıyorken, ‘kültür mozaiği’nden benzetmek gerçekçi mi?
1930’lardaki kültür mozaiğinden bahsetmek artık imkan-sız. Tek tipleş- tirme mimaride, dinde, dilde, edebiyatta, günlük yaşamda başarıya ulaşmış gibi. Ancak artık yeni bir mozaik oluşuyor. O mozaikse, siteleşmiş yaşamları-mızda birbirine geçişleri engellenen bir doku. Kanımca azınlıkların İstanbul’un İstanbul olmasına yaptığı katkı baştacı edilmeli, ama bugünkü mozaik de göz ardı edilmeden, ezilmeden, bastırılmadan…

* İstanbul’dakilerle Anadolu’daki gayrimüslimler arasında ne gibi fark vardı?

İstanbul’daki müslümanlarla Anadolu’daki müslümanlar arasında olan farklarla aynı. İstanbul ‘şehir’dir ve taşradan farklıdır. Lozan Antlaşması’nda gayrimüslimlere verilen haklar bütün ülke için geçerliyken, fiilen sadece İstanbul’dakilere, o da yarım yamalak tanınmıştır. Anadolu’da kıyıda köşede kalmış Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler ve hatta Trakya Yahudileri bu haklardan mahkum bırakılmış, sürgüne mahkum edilmişlerdir.

*Pek çok meslek dalında başarılı olan gayrimüslimlerin hızla azalması İstanbullulara nasıl tesir etti?
Osmanlı’dan beri gayrimüslimlerin devam ettirdiği bazı meslek ve sanatlar vardı. Bunların çok azı günümüze ulaşmıştır. Mücevheratta, altıncılıkta, eczacılıkta, pastacılıkta ve birçok daha başka mesleklerde görülebilir bu. Elbette İstanbul’un iktisadi hayatına büyük darbe vurdu.


6-7 Eylül olayları sonrasında İstiklal Caddesi’nde çekilen bu kare, vehametin boyutlarını sergiliyor.

“Tatavla semti Kurtuluş oldu”

* ‘6-7 Eylül’ olaylarının, Orhan Pamuk’un deyimiyle ‘hüzün’ bıraktığı İstanbul’da açılan en çarpıcı yara neydi sizce? 
6-7 Eylül, gayrimüslimlerin ve özellikle Rumların kendi şehirlerine güvenlerini kaybettikleri tarihtir. Sanıldığının aksine Rumlar İstanbul’u 6-7 Eylül’ün ertesinde terk etmedi. 1964’te Yunan tebaalı İstanbul Rumlarının sınır dışı edilmelerinden sonra, Türk tebaalı Rumlar da onları takip etti. Geriye talan edilen binalar, dükkanlar, isimleri değiştirilen sokaklar ve mahalleler kaldı. Varlıklarının izleri silinsin, unutulsunlar diye. Rum ve Ermenilerin yoğunlukta olduğu, karnavallarıyla ünlü ‘Tatavla’ semti ne büyük tesadüfse ‘Kurtuluş’ olmuş, Ergenekon ve Bozkurt Mahallesi’ne ayrılmıştır!

“Çok kültürlülük tehlİke değİl, İdeal”

* Soli Özel, “Yeni bir İstanbulluluk şekilleniyor. İstanbul dünyanın en kozmopolit kentlerinden biri olarak ortaya çıkıyor” diyor. Bu süreçte gidenlerin geri dönüşü söz konusu olur mu?

Gidenlerin değil, ama yenilerinin, yeni İstanbulluların, gidenlerin çocuklarının torunları olabilir. Almanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da, Amerika’da doğanların İstanbul’a 21’nci yüzyılda katkıda bulunacakları kesin. Ama elbette çok kültürlülük tehlike olarak görülmekten çıkıp ideal haline gelirse…

NEŞE MESUTOĞLU/nese.mesutoglu@milliyet.com.tr
 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 20, 2011 dans Media

 

Étiquettes : , , , , , ,

Art of Photography

Yunus ARAKON

http://yunusarakon.com/

 

1981′de İstanbul’da doğdu. Doğumundan pek de uzun sayılmayacak bir süre sonra fotoğrafçı olmaya karar verdi. Fotoğraf makinesine dokunabilmek için önce dedesi İlhan Arakon’un önüne koyduğu tuğla stili kitapları okumak zorunda kaldı. O günden bu yana fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor. Profesyonel çalışmaları arasında, reklam fotoğrafçılığı ve reklam filmlerinin insan üstü çalışma ortamlarında çile doldurmak var. Hala İstanbul’da yaşaması şaşırtıcıdır.

 
Poster un commentaire

Publié par le décembre 18, 2011 dans Manifestations culturelles, News

 

Étiquettes : , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :