RSS

Archives Mensuelles: juillet 2010

Concepts Nomades

Dictionnaire des Concepts Nomades des Sciences Sociales

Sous la direction de Olivier Christin

Editions Metailie


Présentation de l’éditeur :

En partie inspiré d’entreprises antérieures, ce dictionnaire regroupe des textes consacrés à quelques-uns des termes ou des concepts à travers lesquels les sciences sociales et l’histoire pensent le monde social et se pensent elles-mêmes.
Mais à la différence des précédents ouvrages qui avaient choisi un champ bien précis (le vocabulaire des groupes sociaux, les concepts centraux des idéologies ou des formes constitutionnelles…) et surtout une seule aire linguistique, aucune discipline, aucune nation, aucune langue n’est privilégiée. Au contraire, les articles rassemblés ici et confiés à des spécialistes reconnus et de nationalités différentes décrivent la naissance, la carrière et la circulation, à travers les époques et les langues, de noms communs, d’expressions idiomatiques ou de termes apparemment techniques dont on porte au jour le caractère de constructions idéologiques et de produits de l’activité des acteurs sociaux.
On y rencontrera donc des vocables, des concepts, des expressions de nature très hétérogène et ne présentant pas les mêmes caractères de variabilité : certains relèvent de la description des groupes sociaux par eux-mêmes et par les sciences sociales (Avant-garde, Mouvement ouvrier, Junker…), d’autres des sciences de l’Etat et du savoir administratif (Administration, Moyenne, Droit musulman…), d’autres encore de constructions idéologiques particulières dont les conditions d’émergence et d’imposition de sens appellent à une mise en perspective (Occident, Laïcité, Absolutisme…). L’essentiel n’est donc ni dans le choix des termes, ni dans la poursuite d’une forme d’encyclopédisme. Seules importent la démarche et l’exemplarité de l’analyse, tournées vers la dénaturalisation et l’historicisation des usages lexicaux qui font des exemples retenus autant de cas d’école, c’est-à-dire de cas exemplaires sur lesquels penser ce que les structures académiques, les usages linguistiques, les routines et les inconscients intellectuels imposent de manière subreptice.

Renonçant à tout but normatif, ce dictionnaire a l’ambition d’apporter sur quelques cas significatifs des exemples d’enquêtes méticuleuses, associant sémantique historique, comparatisme et objectivation critique des conditions sociologiques et historiques de possibilité et d’opérationnabilité des concepts et des usages lexicaux des sciences sociales, qui montrent que les rapports et les conflits de sens sont également des rapports et des conflits de force. En mettant en avant la dimension  » nomade  » des concepts historiques, il s’agit ainsi de favoriser les bases d’un dialogue dans les sciences sociales européennes, conscient du poids des héritages socio-linguistiques.

Liste des contributeurs (universitaires) :
Giorgia Vocino (Université Ca’ Foscarini de Venise), Simone Bellezza (Université de San Marino), Anna Boschetti, Gilda Zazzara (Université Ca’ Foscari de Venise), Michele Nanni (Université de Padoue), Sandro Landi (EHESS), Guillermo Zermeno Padilla (Université El Colegio, Mexico), Alfonso Mendiola (Université Ibéro-américaine de Mexico), Irène Herrmann (Université de Genève), Lothar Schilling (Université de Fribourg).

Naima Ghermani (Université Grenoble II), Thierry Jacob, Nadine Beligand (Université Lyon II Lumière), Gilles Bertrand (Université Grenoble II), Laurent Jeanpierre (IEP de Strasbourg), Etienne Couriol (Université Lyon III), Laurent Baggioni (ENS-Lsh Lyon), Claude Prud’homme (Université Lyon II Lumière), Florence Buttay (Université Bordeaux III), Benedicte Zimmerman (EHESS), Eric Brian (INED), Oissila Saaidia (IUFM de Strasbourg), Samim Akgönül (Université Marc Bloch Strasbourg II-CNRS), Igor Moullier (ENS-Lsh Lyon).

Liste des concepts :
Absolutisme, Administration, Ancien Régime, Avant-garde, Cacique/Cacicazgo, Cacique/Caciquisme/Caudillisme, Confession, Droit musulman, Fortuna, Frontière, Grand Tour, Haut Moyen Âge, Histoire contemporaine, Humanisme civique, Humanitaire, Intelligentsia/Intellectuels, Junker, Laïcité, Mouvement ouvrier, Moyenne, Narratio/récit, Occident, Opinion publique, Travail.

Olivier CHRISTIN, né en 1961, ancien élève de l’ENS de Saint-Cloud, agrégé d’histoire, membre de l’Institut universitaire de France (1999-2004), président de l’Université Lumière Lyon II (2008-2009), est spécialiste de l’histoire religieuse du début de l’époque moderne. Il est actuellement professeur d’histoire moderne à l’Université de Neuchâtel.
Il est l’auteur entre autres de Une révolution symbolique : l’iconoclasme huguenot et la reconstruction catholique, Minuit, 1991 ; Les Réformes. Luther, Calvin et les protestants, Gallimard, 1995 ; La Paix de religion. L’autonomisation de la raison politique au XVIe siècle, Le Seuil, 1997 ; Les Yeux pour le croire. Les Dix commandements en image (XVe-XVIIe siècle), Le Seuil, 2003 ; Confesser sa foi, Champ Vallon, 2009.

Publicités
 
1 commentaire

Publié par le juillet 18, 2010 dans Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeni Agos Yazısı

Tekilleşmek ve Bireyleşmek

Agos, 16 Temmuz 2010

Samim Akgönül

Lafı dolandırmadan itiraf etmeliyim. Gazze’ye giden gemiye İsrail saldırısı olup Türkiye’de dinci/ulusalcı/miliyetçi bir heyezan havası oluştuğunda, İsrail’e karşı görülmemiş ölçüde sert bir dil kullanılmaya baslandığında, ve İsrail ile Yahudilik dini bir tutulup Tevrat’tan cümleler savrulmaya cür’et edildiğinde aklıma ilk gelen şey bir « Şalom » gazetesi almalıyım oldu.  İsrail ile bütün Yahudileri özdeşleştiriyorum diye değil elbette, tam tersi. Ama –açık açık söylenmese de- satır aralarında hedef gösterilenlerin nasıl bir savunma mekanizması geliştirdiklerini görebilmek için. En azından Türkiye’nin yakın tarihinde bu tip özdeşleştirmelerden çok çekmiş azınlıkların, aynı tuzaklara tekrar tekrar düşmemek için hangi yollara başvurduklarını görmek istedim belki de. Belki de sağlıksız bir çoğunluk bireyi merakıdır. Kim bilir ?

Gerek ülkeler arasında gerekse gruplar arasında varolan rekabette en önemi unsur grubun kendini kendi haklılığına ikna etmesi. Üçüncü grupları kendi tarafına çekebilmenin olmazsa olmaz şartı bu.

Rekabet de ulus kavramı ortaya çıktıktan sonra ulusların varoluş koşullarından biri. Hasmı yoksa Ulus yoktur ! Bu rekabet yerleşik Batı/Kuzey uluslarında kimi zaman, kendinden emin olmayan Doğu/Güney uluslarında sık sık düşmanlığa dönüşebiliyor elbette. « Varedici düşmanlık » diyor buna sosyologlar, Ancak bir ulusun kendi varlığına ikna olabilmesi için diğerleri ile farklılığına ikna olması elzem, bazen de üstünlüğüne. İşte bu noktada ulusal paradigmada bireylerin otonomisi silinip karşı grup bir kütle olarak görünür. Karşı  gruba ait bireyler, « bizim » gözümüzde bireyliklerini kaybederler. Bir bütünün birbirinden farksız parçaları haline gelirler. Hatta ve hatta tek bir birey bütün ulusu temsil eder gözümüzde. Klişeler de böyle doğar zaten, “Yahudi (tekil) pintidir” cümlesi Yahudiler (çoğul) pintidir” cümlesinden daha güçlü, daha ırkçıdır,  Keza Ermeni kalleştir, Türk tembeldir, Arap pistir, vs, vs, vs.

Karşıt grubun, özellikle azınlıkta olan karşıt grubun tekilleşmesinin bir tane istisnası var. O da hasım olarak, öteki olarak görülen gruptan bir bireyin “bizim” gibi düşünmesi, konuşması. Bu durumda akan sular durur. Böyle birinin üzerine “Mal bulmuş Mağribi gibi” (işte size “tekil” ırkçı bir klişe !) üşüşür çoğunluk. Onun tanıklığı daha güçlüdür. Bakın işte, bu bile söylediğine göre biz haklıyızdır.

Türk gibi konuşan Kürt aranır, PKK’yi lanetleyen Kürtler pek bir sevilir.  İsrail’i eleştiren Yahudi, Ermeni soykırımı yoktur diyen Ermeni, Kıbrıs’ta Türkler kesildi diyen Rum pek bir makbüldür.  Azınlıklar da kimi zaman Stokholm sendromuna tutulurlar.  Bu terim, 1973’te İsveç’in Başkenti Stokholm’de meydana gelmiş bir rehin alma olayından beri, rehinelerin kendilerini rehin almış kişilere duygusal olarak bağlanmalarını anlatan psikolojik bir durumu betimler. Azınlıklar bazen kraldan çok kralcı oluverirler … Bazen de o kadar korkarlar ki hedef gösterilmekten, kendi gruplarıyla ilintili konularda çoğunluk gibi konuşup, hatta daha da sert bir dil kullanıp, bir çeşit savunma mekanizması geliştiriler. İçler acısıdır bu durum, bir kıvranma.

Evet, 26 Mayıs tarihli Şalom gazetesini okudum. İtiraf ediyorum. Başlığı “kamuoyunun üzüntüsünü paylaşıyoruz” idi. Türkiye Hahambaşılığı ve Türk Musevi Cemaati de hemen bir açıklama yaptı “Söz konusu girişimin bu şekilde durdurulmasının ülkemizde yarattığı tepkiye katılıyor ve kamuoyumuzla üzüntümüzü paylaşıyoruz.”. Bizim bir alakamız yok, biz de sizdeniz demek için.  Ülkemiz Türkiye’dir demek için, biz de kamuoyumuza dahiliz mesajını vermek için. Tekillikten bireyliğe geçebilmek için.

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 15, 2010 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , ,

1-4 Temmuz 2010 Van Festivali

Geleneksel !

Ayran köpügü !

felsefe

Van gölünden Süphan

Yalan dünya

Dengbej

Urartu-Türk arasi Bos !

Miami Vice ?

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 9, 2010 dans voyages... voyages

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Dış Türkler, İç Bakış

Dış Türkler ve İç Bakış

Samim Akgönül

Azınlıkça

[Azınlıkça – Sayı: 57- Mayıs 2010]
Samim Akgönül
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Fransa gezisinde, 7 Nisan’da Fransalı Türklerle yaptığı toplantıdaki gövde gösterisi Dış Türkler kavramında sanılanın aksine dişe dokunur bir değişiklik olmadığını göstermekte. Bilindiği gibi bu kavram ırk ve din bazında anlaşılmak kaydı ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan Türkler için kullanılagelmiştir. Kavramın siyasi erk ve toplum (ve dolayısıyla medya) tarafından algılanışı aslında net bir biçimde 1983 anayasasının 66. Maddesi’nde görülebilir.

Bu maddenin ilk iki cümlesi şöyledir: “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.” İlk cümlede Türkiye’de yaşayan etnik olarak Türk olmayanlar anayasal zorlamayla Türklüğe dâhil edilirlerken ikinci cümlede Türkiye dışında yaşasa da etnik ve dinsel olarak “Türk” anne ve/veya babanın çocukları gene etnik ve özellikle dinsel olarak Türklüğün içine alınmaktadır.

Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsalar da, hatta ve hatta Türkiye’de doğup büyümüş olsalar da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan örneğin Rumlar, ya da Ermeniler ve hatta kimi kesim için Kürtler “Dış Türkler” kavramına dâhil edilmezler. Türklük kavramının etnik bir kavram değil anayasal bir kavram olduğunu savunanlara sorulabilecek en güzel soru Fransa’da yasayan binlerce Türkiye vatandaşı Ermeni’yi “Dış Türkler”in içine dâhil edip etmedikleridir.

Dar gibi görünen bu kavramın kapsama alanı aslında siyasi görüşe ve konjonktüre göre değişebilir. Kimi durumlarda Dış Türkler Osmanlı tortusu Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda bulunan Türkleri kapsar. Bazen bu grubun içine etnik olarak Türk olmayıp da Millet sistemi çerçevesinde Müslümanlıktan ötürü Türklük içinde eritebilinen Pomaklar, Çerkezler gibi topluluklara da kullanılabilir. Irksal yaklaşım daha da genişletilerek “Dış Türkler” grubuna Türklükle ya da Türkiye Vatandaşlığı ile göreceli bile olsa bir ilişkisi olmayan topluluklar da katılabilir.

Hatta kavram kargaşası o kadar ileri gider ki ‘Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’ gibi resmî bir kurum bile kurulabilir (Radikal, 24.04.2010) ya da 2009 tarihli, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun (n° 5901)  47. maddesi “Türk soylu yabancılar” kavramını hukukîleştirebilir.

Elbette 1960’lardan itibaren Batı Avrupa’ya yönelik Türkiyeli göçü Dış Türkler kavramının genişlemesine vesile oldu. Özellikle 1974-1975’den sonra işçi göçünün yerleşik düzene geçmesi bir taraftan beyaz elit tarafından “Alamancı” betimlemesiyle küçümsenip diğer taraftan sermaye ve tasarruf transferleri sayesinde el üstünde tutulmaya çalışılan bu grup “Dış Türkler”in temel bileşeni haline geldi. Aşağı yukarı 20 sene boyunca ilgilenilmeyen bu topluluk(lar) 1980 cuntasından sonra “Her şeyi kontrol etmeye talip baba Devlet” görüşü içinde çerçevelenmeye başlandı.

Bu çerçeveleme özellikle “kötü yollara sapmamaları” amacını güdüyordu. Elbette bu kötü yolların başında da bir taraftan Sol oluşumlar diğer taraftan da muhalif dinî yapılanmalar geliyordu.

Fakat asıl tehlike Batı Avrupa’da yaşayan Türklerin asimile olmaları, Türklüklerini unutmaları (!) ve Türkiye’ye sadakatlerini zayıflatmalarıydı. Bu yüzden de bir taraftan bu gruplara basın, yayın, Türkiye’den gönderilen öğretmenler, gene Türkiye’den gönderilen imamlar aracılığı ile Türklük propagandası yapılırken, diğer taraftan da herhangi bir çoğul aidiyet içine girmelerinin önüne geçilmeye çalışıldı. Sağlamlıklarından şüphe duyan Ulus Devletlerin alışılagelmiş refleksi ile özellikle Avrupa’da doğan nesillere “Sürekli Birinci Nesil Stratejisi” uygulandı.

Avrupa’da doğan Türk asıllı çocukların da Türkiye’ye en az Türkiye’den gelenler kadar bağlı olmasını amaçlayan bu strateji Avrupa Türkleri tarafından da içselleştirildi ve uygulamaya konuldu. Çoğul aidiyeti ret, hukuki aidiyet değiştirilmesi, yani yaşanılan ülkenin vatandaşlığının alınması konusunda da uygulandı.

Vatandaşlık değişikliği ya da eki, on yıllarca Türkiye hükümetleri tarafından tehlikeli bulundu. Yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını alan Türklerin Türklüklerinden taviz verecekleri, sadakatlerinin zayıflayacağı düşünüldü. Sadece ve sadece Türk olmaları istendi.

Açıkçası bu politikada 2000’lerden itibaren bir değişiklik olduğu söylenebilir. Küreselleşmenin getirdiği bir rahatlama ile Türkiye yetkilileri Avrupa Türklerinin artık asimile olamayacakları kanaatine ermişler, Avrupa ile ilişkilerde bu toplulukların lobi faaliyeti yapmalarına karar vermişler, bu yüzden de yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını almaya teşvik etmeye başlamışlardır. Ancak sonuçta gene de bu topluluklar, bir araç, Türkiye Cumhuriyeti’nin emrinde şöyle ya da böyle faydalanılabilecek gruplar olarak görülmeye devam etmektedir.

Diğer bir deyişle 10 sene önce Türkiye vatandaşı olarak görev yapmaları uygun görülen neferler 10 yıl sonra Fransa ya da Almanya vatandaşı olarak görev yapmaya çağırılmaktadırlar. Ekonomik krizde öngörülen çözümlerden birinin “gurbetçi tasarrufları” olması, hatta bu (acıklı) gurbetçi edebiyatının dahi hâlâ varlığını koruması, son Paris mitinginde “Bir başkadır benim memleketim”in arka planı oluşturduğu duygu sömürüsü eşliğinde pompalanan Türkiye’nin neferleri (elçileri) fikri, anavatan tarafından bu gruplara bakışta kökten bir değişiklik olmadığını göstermektedir.

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 6, 2010 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , , , , , , ,

Kürt Sorununa somut çözüm önerileri 2

Samim Akgönül

Reformlar her şartta sürdürülmeli

Reformların ana başlıkları beş ila 10 yıllık bir plan çerçevesinde, fakat hepsi eşgüdümlü bir şekilde yürütülmeli. Reformlar şiddet devam etse de yürürlüğe konmalı, taviz verilmeden devam edilmeli. Türkiye‘nin, Türkiye Kürtlerinin, Türklerinin ve diğer halklarının şiddete ve çözümsüzlüğe mahkûm olduklarını düşünmek en büyük yanlış olur

// SAMİM AKGÖNÜL (Arşivi)

Kürt sorununa somut çözüm önerileri (2)

Dil Konusu
Kültürel reformların başında tabi ki anadil yatmakta. Burada Anadilde eğitim ile Anadilin eğitimi arasındaki farka dikkat çekmek gerek. Bölgesel olarak, Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’na mukavele ile bağlı, iki dilli eğitim veren okullar kurulabilir. Bu okulların müfredatı Milli Eğitim Bakanlığı kontrolünde olurken giderleri ve personeli kurulacak vakıflar tarafından karşılanabilir. Bu tip yarı özel okullara örnek teşkil edecek Lozan azınlıkları okulları mevcuttur. Elbette azınlık okullarının sorunları da bu vesile ile çözülmelidir. Diğer taraftan, batı illerinde istek üzerine, kimi okullarda Kürtçe seçmeli dil dersi olarak öğretilebilir. Bu uygulama bölgesel olmadığı için Türkiye’nin batısında yaşayan milyonlarca Kürt asıllıyı devletlerine daha bir sıkı bağlar. Elbette bu eğitimi verecek kadroları yetiştirebilmek için birçok üniversitede Kürt dili ve edebiyatı bölümleri süratle açılmalıdır. Bu ikili sistem (bölgede anadilde eğitim olanağı, ülke çapında gereken yerlerde anadilin öğretimi) Finlandiya’daki İsveç azınlığı için son derece güzel işlemektedir ve bu azınlığın İsveç’e bağlanma arzusunu dizginlemiştir.
Dilin kullanımı açısından da Türkiye’nin kurucu belgesi, ağızlardan düşmeyen Lozan Antlaşması’nın harfiyen uygulanması sorunları büyük bir ölçüde çözer. Bu Antlaşmanın 39. Maddesinin 4. ve 5. fıkraları yoruma mahal vermeyecek kadar açıktır:
* Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır
* Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.
Görüldüğü gibi, maddelerin uygulanmasının önünün açılması, Kürtçenin kullanımının önündeki hemen hemen bütün engelleri ortadan kaldırabilir. Bu maddelerden hareketle bölgede çift dilli panolar kullanılabilir. Elbette bölge toponimisi de çift dilli olmalıdır. Lozan’ın uygulanması, çift dilli panolar (birçok ülkede sınır bölgelerinde çift dilli panolar kullanılmaktadır), mahkemelerde çeviri olanağı (bu hak Batı Avrupa’da göçmen asıllılara dahi verilmektedir) gibi konuları rahatlıkla çözebilir.
Yer isimleri konusunda başka bir sembolik adım olduğunu düşünüyorum; o da coğrafi bir terim olarak Kürdistan teriminin rehabilite edilip tabu olmaktan çıkarılmasıdır. Nasıl etnik yoğunlaşmayı belirten coğrafi isimler başka ülkelerde rahatça kullanılıyorsa (Bask ülkesi, Korsika, ve hatta Türkçe’de Siknyang’a Doğu Türkistan denildiğini hatırlatmak gerek) Türkiye’de de, tekilleştirici politikalar uygulanmaya başlanmadan önce, Lazistan, Kürdistan gibi terimler rahatlıkla kullanılıyordu. Atatürk’ün Birinci Meclisi’nde yani Kurucu Meclis’te Lazistan ve Kürdistan milletvekilleri olduğunu unutmamak gerek.
Bütün bu reformlar yapılırken, Türkiye’nin tamamına Kürt dili, edebiyatı, kültürü, müziği ya da tarihinin müspet bir zenginlik olarak tanıtılması da elbette gerekli. Örneğin Homeros’dan bugüne gelen Ortadoğu ve Balkanların tümünde var olan sözlü destan geleneğinin mirasçıları olan dengbejlerin yarattığı kültür zenginliği batıda hiç tanınmamaktadır. Kürt kültürel zenginliğinin pozitive edilip Türkler’de zenginlik hissi uyandırılması, kültürel etkileşimlerin Devlet politikası ve özel girişimlerin cesaretlendirilmesiyle öne çıkarılması gerekmektedir. Bu politikalarda Kanada’nın çokkültürcü yaklaşımından faydalanılabilir.

Din birliği?
Kültürel reformlar söz konusu olduğunda din konusu da göz ardı edilemez. Ancak baştan, daha önce de birçok kere dile getirdiğim gibi, din birliğine vurgu yapılarak yeni bir ortak aidiyet duygusu yaratma çabalarını yanlış bulduğumu belirtmeliyim. Din birliğinin, dinsellik bakımından da, inanç bakımından da varolduğu şüpheli. Kürt Sünnî’lerin sadece bir kısmı Hanefi diğerleri Şafi. Alevi, Caferi Kürtler de cabası. Kaldı ki din birliği Türkiyelilikten güçlü olduğu durumda, bu din birliğine ait olmayan toplumlarda ya da dinsel bir kimlik sahibi olmayan gruplarda rahatsızlık yaratacaktır.
Bu uyarıyı yaptıktan sonra, bölgede din konusunun gittikçe önem kazandığını da gözlemlememek mümkün değil. Bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Şafi camilerine Şafi imam atama uygulamasına başlaması müspet bir yaklaşım. Ancak elbette uzun vadede Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tamamen reforme edilmesi ve Türkiye’nin devletsel düzeyde laikleşmesinin de şart olduğunu düşünüyorum.

Sosyal ve ekonomik reformlar
Siyasal ve Kültürel reformların başarıya ulaşmasının şartlarından biri de ülkedeki gelir dağılımının adaletinden, dolayısıyla bölgenin iktisadi ve sosyal refahının artırılmasından geçmektedir. Bu, Türkiye’de bir etno-sınıf algılamasının önüne geçilmesinin olmazsa olmazıdır. Bazı yorumcular, satır aralarında bölge zenginleşirse Kürtler ayrılmak ister argümanını öne sürmektedir. Buna verilecek en iyi cevap Yaşar Kemal’in dil konusunda verdiği cevaptır: Bölge fakir kalırsa ayrılmak istemezler mi? Bir Devletin asli görevlerinden biri vatandaşlarının refahını artırmak, eşitlemek ve garanti altına almaktır. Bölge refahının artırılması için yapılacak reformları kararlaştırıp uygulamaya koyacak bir iktisatçılar komisyonu derhal kurulmalıdır. Bir an evvel bölgenin sık sık dile getirildiği gibi “mahrumiyet bölgesi” olarak görülmesinin önüne set çekilmelidir.
Elbette toprak reformu, aşiret sisteminin hafifletilerek lağvedilmesi süreci orta vadede yapılması gereken reformlardır. Nihaî amaç son derece tehlikeli boyutlara ulaşan işsizliği dizginlemek, bununla da kalmayıp nitelikli işkollarının bölgede gelişmesini sağlamaktır. Reformların finansmanı da bölgeden sağlanabilir. Örneğin bölgeden geçen gaz ve petrol boru hatlarının gelirlerinin büyük bir kısmı tekrar bölgeye yatırım olarak harcanabilir.
Ayrıca 3 başlığın önemle irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kimin köye dönüşü?
Bunlardan birincisi elbette göç olgusu. Kürt sorunuyla ilgili olarak göç bağlamı ele alındığında ikili bir sorunla karşı karşıya olduğumuz görülebilir. Bunlardan birincisi doğudan batıya, büyük kentlere göçtür ki, geri dönüş hareketini cesaretlendirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Köye dönüş gibi projeler ırkçılığa kolayca kayabilen projelerdir. Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi ülke sınırları içinde istediklere yere seyahat etme ve yerleşme özgürlüğüne sahiptirler. Kısacası, psikolojik ve sosyolojik bir zorlamayla Kürtlerin tekrar doğuya göç etmeleri bence yeni toplumsal kırılmalara yol açar. Kaldı ki hem doğunun hem de batının etnik olarak homojen olmasını amaçlamak Türkiye’nin bölünmesine katkıda bulunmaktan başka bir işse yaramaz.
Göçün ikinci boyutu ise bölge dâhilinde kırsal ve dağlık kesimden, zorla ya da mecburen bölge kentlerine göçtür ki geri dönüş fenomeninin cesaretlendirilmesi gereken yer de burasıdır. İşsizliğe ve toplumsal refaha faydalı olabilecek politikanın bu olduğu kanısındayım.
İktisadi reformlar bağlamında ikinci konu bölgeden bölgeye iç geri göçü cesaretlendirirken topraksız köylüye
devlet hazinesinden toprak verilmesi ve özellikle de köy boşaltma politikaları yüzünden iflas eden hayvancılığın tekrar geliştirilmesidir. Bu yanlış politika yüzünden bugün Türkiye et ithal etmektedir.

Mevsimlik işçiliğe insani şartlar
Bana kalırsa aynı bağlamda mevsimlik işçilik konusuna da eğilinmesi şarttır. Mevsimlik işçilik müessesesinin yok edilmesi gibi bir şey tabi ki söz konusu olamaz. Bu kurum, binlerce aileye geçim kaynağı sağlamaktadır. Ancak mevsimlik işçilerin gerek çalışma şartları, gerek seyahat şartları, gerekse özellikle kuzey bölgelerde tâbi tutuldukları uygulamalar ortaçağ görünümünü vermektedir. Bu yüzden mevsimlik işçiliğin insanî kurallara bağlanması, işçilerin emeklerinin karşılığını layıkıyla alabilmeleri, yaşam ve seyahat şartlarının iyileştirilmesi bence elzemdir.
Bir üçüncü konu bölgenin iktisadi kalkınmasında planlama sorunu ve GAP projesi. Elbette bu kalkınma Devlet tarafından planlanmalı, Keynesyen bir yaklaşımla gerekirse borçlanılarak yürütülmeli ve GAP projesine, bölge ülkelerinin de işbirliği ile (onlara karşı değil) devam edilmelidir. Bu planlama çerçevesinde mesleki eğitime önem verilmesi gerekir. İçi boş üniversiteler kurulacağına Meslek yüksekokullarının sayısı ve kalitesi artırılmalıdır.
İktisadi reformların adil bir gelir dağılımına imkân verebilmesinin bir şartı da hem doğuda hem de batıda işe alınmalarda ayrımcılık ve ırkçılıkla amansız bir mücadele vermektir. Fransa, İngiltere, Hollanda, İspanya gibi ülkelerde bu tip ayrımcılığı gözlemleyen ve/veya cezalandıran kamu kurumları mevcuttur. Fransa’daki HALDE (Eşitlik için ve Ayrımcılığa karşı Yüksek Otorite) tipi bir kurum hem Kürtler ve Türklerin ayrımcılığa uğramalarını engelleyebilir hem de diğer hassas gruplara da (kadınlar, dinsel azınlıklar, homoseksüeller, sakatlar…) faydalı olabilir. Bu konuda Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin organı Hoşgörüsüzlüğe ve Irkçılığa Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) isimli organının tecrübelerinden faydalınabilir.

Güvenlik önlemlerİ
Çözüm elbette sadece ulusal bağlam göz önünde bulundurarak gerçekleştirilemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. Uluslararası alanda iki boyutlu bir politika güdülmelidir. Birincisi bölgesel işbirliğine önem verilmeye devam edilmeli, Suriye ile yapılan sınır anlaşmalarının benzerleri Irak ve İran’la da imzalanmalı ve Kürtlerin 4 ülke arasında yoğun olarak yaşadıkları bölgede, Avrupa Birliği’ndeki Euroregion uygulamasına benzer bir ticari, kültürel işbirliği, insan ve mal dolaşımı serbestisi getiren bir antite yaratılmaya çalışılmalıdır. Türkiye Kürtleri, diğer ülkelerdeki Kürtlerle rahat iletişim ve etkileşim kurabilirlerse Türkiye’ye bağlılıkları elbette artar. Grupdaşlarıyla ilişkilere engeller getirilmesi doğal olarak Türkiye’ye bağlılıklarını zayıflatır. Sınır ötesi günlük hayat, ticaret, evlilik, kültürel ilişkiler, şiddet politikasının çemberini süratle daraltabilir.
Bölge politikalarının dışında, Batı dünyasında reformlar layıkıyla tanıtılmalı, şiddet politikasına desteğin kesilmesi için daha önce olmamış bir şekilde baskı yapılmalıdır.
Asayiş önlemleri elbette alınıyordur, ancak reformların sonucunda şiddet niteliksel ve niceliksel olarak şekil değiştirince, artık askeri önlemlerden polis ve jandarma önlemlerine geçiş gerekli olacaktır.
Özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile mücadele şarttır. Bu mücadele adı geçen kaçakçılıklar PKK’ye kaynak sağlıyor diye değil evrensel olarak insanlık için kötü ve yasadışı oldukları için yürütülmelidir.

Sonuç
Sonuç olarak birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bu öneriler sadece kısa başlıklardır. Elbette eksik ve tartışmalıdırlar. Ancak Türkiye’nin bütünlüğünü korumayı amaçlamaktadırlar. Reformların ana başlıkları 5 ilâ 10 yıllık bir plan çerçevesinde, fakat hepsi eşgüdümlü bir şekilde yürütülmelidir. İlk adım, bu ve bu tip önerileri gerçekleştirecek, bu önerilerin fizibilite raporlarını yazacak bir ya da birden çok akil kadınlar/adamlar kurulunun oluşturulmasıdır. Ayrıca bu reformlar şiddet devam etse de yürürlüğe konmalı, taviz verilmeden devam edilmelidir. Son analizde gerekli reform hareketleri şiddet bitsin diye değil, Türkiye halkı yaşam standartlarının yükselmesini hak ediyor diye yapılmalıdır. Türkiye’nin, Türkiye Kürtlerinin, Türklerinin ve diğer halklarının şiddete ve çözümsüzlüğe mahkûm olduklarını düşünmek kanımca en büyük yanlış olur.

Samim Akgönül: Strasbourg Üniversitesi

BİTTİ

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 6, 2010 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , , , ,

Kürt sorununa Somut çözüm önerileri

Samim Akgönül yazdı:

Kürt Sorununa Somut Çözüm Önerileri


Cenazeler kalkarken irtifa alıp düşünmek kolay değil. Yine de yapılan tartışmalar incelendiğinde askeri çözüm önerenlerin somut politikaları dillendirdiği bir dönemde, siyasi/sivil çözüm önerenlerin, belki de yaftalanmamak için, bu haklı isteklerinin içini doldurmadıklarını gözlemlemek mümkün…

// SAMİM AKGÖNÜL

GİRİŞ
31 Mayıs’tan itibaren etnik şiddetin artmasıyla birlikte, Türkiye basın ve yayın organlarında bir kamu tartışmasının başladığını gözlemleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında maalesef PKK amacına ulaşmıştır, bizleri kanla çözüm arayışına zorlamış durumda. Keşke bu tip elektroşoklar olmadan, yumurta kapıya dayanmadan, aciliyet peydah olmadan soğukkanlı düşünebilseydik. Cenazeler kalkarken irtifa alıp düşünmek kolay değil. Yine de yapılan tartışmalar incelendiğinde askerî çözüm önerenlerin somut politikaları dillendirdiği bir dönemde, siyasî/sivil çözüm önerenlerin, belki de yaftalanmamak için, bu haklı isteklerinin içini doldurmadıklarını gözlemlemek mümkün. Bir beyin jimnastiğine vesile olması dileğiyle aşağıdaki önerileri sıralamak istiyorum

Bölünmeyi önlemek için…
Önce neyi çözüm olarak görmediğimi hatta çok tehlikeli bulduğumu belirtmekle başlayayım. Türkiye’nin bölünmesini, bir tarafta bir Kürdistan Cumhuriyeti, diğer tarafta bir Türkistan Cumhuriyeti haline gelmesini istemiyorum. Bunu istemememin sebebi yazım hatalı ‘Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ sloganı değil elbette. Barış içinde bölünen ülkeler var ; dün Çekoslovakya, bugün Belçika. Bunu istemememin sebebi ortaya çıkacak iki antitenin tekilci, homojen olmak isteyen ‘Etnik-Devletler’ haline gelecek olması. Bir baskıcı ‘Ulus-Devlet’ten iki baskıcı ‘Etnik-Devlet’ yaratmak nasıl bir çözüm olabilir?  Kaldı ki böyle bir ‘çözüm’, belirlemesi güç coğrafi sınırlar içinde kalacağından batıdaki Kürtlerle doğudaki Türkleri son derece zor bir durumda bırakacaktır. Ayrıca ortaya çıkacak Kürdistan’ın ekonomik, siyasi ve sosyal olarak yaşayabilirliği tartışmalıdır. İki ‘Devlet’in çok kısa bir sürede tahribi çok yüksek bir savaşa gireceği hemen hemen kesin.
Bütün bu sebeplerden dolayı aşağıdaki öneriler Türkiye’nin bölünmesi için değil bölünmemesi için yapılmıştır. Önerilerimi sıralamadan önce son bir uyarı yapmak ihtiyacını hissediyorum. Türkiye’de Kürt sorununa çare bulacak olanlar sadece Türkler değildir. Sadece Türkler’in bir takım reformlarla Kürtler’e çeşitli haklar tanıyarak soruna çözüm aramaları mutlaka bir lütuf gibi görünür. Çözüm Türklerle Kürtler’in ortak iradesinden ortaya çıkmalıdır. Hızlı bir şekilde her görüşü, hatta en radikal görüşü bile temsil eden Türkler ve Kürtler’den (ve başka etnik kimlik taşıyanlar ve herhangi bir etnik kimlik taşımayanlardan) oluşan birden çok akil kadınlar/adamlar komiteleri kurulmalı, somut çözüm için gerekli yapısal değişiklikler bu kurullardan çıkmalıdır.
Aslında Kürt sorununa çözümün kalbinde Avrupa Konseyi çerçevesinde ‘Bölgesel olmayan azınlık hakları’ (non-territorial minorities) yatmaktadır. Bu hakların, ülkenin bütün vatandaşları arasında eşitlik sağlamayı amaçlayan ‘negatif’ olanlarıyla, azınlık grubuna eşitliğe ulaşmada yardımı amaçlayan ‘pozitif’ hakların bir kombinasyonu olarak görülmesi gerekir. Ancak Türkiye bağlamında ‘azınlık’ kavramı son derece kirlenmiş bir kavram olduğundan, aşağıdaki reformların ‘azınlık’ terimini kullanmadan gerçekleştirilmesi gerekir. Diğer bir deyişle sosyolojik ve siyasi olarak Kürtler azınlıktır ve azınlık hakları verilmelidir, ancak bunun ismi azınlık hakları olmamalıdır. Benzer bir pragmatik yaklaşım Fransa’da Korsika azınlığı için uygulanmış ve şiddeti büyük ölçüde bitirmiştir.
Herhangi bir öncelik sıralaması yapmadan aşağıdaki noktaların önemli olduklarını düşünüyorum.

SİYASAL REFORMLAR
Siyasi temsil
Türkiye’de Kürt sorununu çözmenin en zorlu kısmı, Kürt hareketin radikalleşmiş ve şiddete kaymış bir grubun tekelinde kalmış olmasıdır. Bunun en önemli sebebi Cumhuriyet’in başından beri, ama özellikle 1970’lerden bu yana Kürtlerin etnik, kültürel ve sosyal temelde siyaset yapmalarına izin verilmemiş olmasıdır. Bu sebeple Kürt sorununa çözümde siyasi temsil büyük önem taşımaktadır. Siyasi temsilden de öte, bölge halkının seçtiği temsilcilerin baskı altında olmadan siyaset yapabilmeleri elzemdir. Hakkaniyetli bir siyasi temsil için elbette seçim barajının %3 ilâ %5 arasında çekilmesi gerekir ancak bu yetmez. Bu makul barajın sadece seçim bölgeleri içinde uygulanması, ulusal barajın olmaması gerekir. Bu sistem sayesinde Türkler içinde olduğu gibi Kürtler içinde de her türlü siyasi akım kendini ifade olanağı bulacak, davanın sözcüsü şiddet grubuna bağlı tek bir siyasi hareket olmaktan kurtulacaktır. Kürt hareketinin çoğullaşması, sesini daha iyi ve adil duyuracağı anlamına gelmeyeceği için seçim kanununda yapılacak bir değişiklikle seçim öncesi ittifaklara mutlaka olanak sağlanmalıdır. Bu sayede ittifak kuracak siyasi oluşumlar seçim öncesinde orta noktalarda buluşmaya zorlanacaklar, şiddet yanlısı ifade varoluş sebebini kaybedecektir.
Fakat barajın indirilmesi ve seçim bölgesinde uygulanması da çoğulculuğu ve dolayısıyla adil temsili sağlamaz. Partiler Kanunu’nda yapılacak köklü bir değişiklikle parti içi demokrasi ve parti içi çok seslilik garanti altına alınmalıdır. Böylece en radikal partilerde bile merkeze yakın sesler olacak, parti içi konsensüs şiddetin önüne geçecektir. Sonuçta Kürt grubunun temsili hem siyasi partilerin sayısının çoğalmasıyla, hem de parti içi demokrasiyle çokseslileşecektir. Elbette böyle bir reformun diğer sistem partilerini de iyileştireceği göz ardı edilemez.
Yerel seçimlerde ise iki turlu listeli seçim, ikinci turda en iyi iki aday yarışacağından bölgede istikrarı artırabilir. Ancak yerel yönetimlerde köklü değişiklik Fransa’dan örnek alınan çiftbaşlı sistemi terketmekle yapılabilir. Bu sisteme göre devleti yani idari otoriteyi merkezden atanan bir devlet memuru temsil ederken yerel yürütmeyi seçilmiş bir belediye Başkanı üstlenmekte. Bu sistemin yerine Yunanistan’daki gibi devlet otoritesini, yani valileri de seçimle işbaşına getirmek, devletin yerelleşmesi, dolayısıyla devlete sahip çıkılması ve yakın hissedilmesi için çok faydalı olabilir. Sistem Yunanistan’da bazı sorunlar arzetse de, adem-i merkeziyetçilik açısından müspet görünmektedir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi
Elbette bütün bu siyasi reformlar yerel yönetimleri son derece güçlendirecek, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi normlarına ulaştıracak bir genel yerelleşme reformu ile meyve verebilir. Bu reform, vergi yasasından devlet gayrımenkullerinin işletmesine kadar yerel yönetimleri egemen kılmalı, jakoben yaklaşım terkedilmelidir. Siyasi olarak bölge halkını tekrar devlete yakın hissettirmenin yolu kanımca budur. Yerel yönetimin egemenliği sayesinde İtalya’nın Fruili Venezia bölgesindeki Alman azınlık İtalyan devletine bağlı kalabilmiştir.
Bazı durumlarda, merkeziyetçilikten bölgeselciliğe geçişte, devlet memuru atamalarında tercih kullanılıp yerel halktan memurlar atanmaktadır. Bu İspanya gibi özerklikçi ya da Almanya gibi federatif yapılarda olduğu gibi Korsika örneğinde de görülebilir. Ancak bu kadar büyük bir etnik ayrım taraftarı olmak ülkenin halkının karışmasına, etnik ve kültürel karışımları engellemeye sebep olur ki, amaç kültürel çoğullukta beraberlik olduğuna göre, bence uzun vadede amaca aykırı olur.
Elbette siyasi reformlardan bahsederken, sembolik olarak Anayasa’nın 66. maddesi kaçınılmaz bir şekilde gündeme gelecektir. Ancak gerçekten de bu sembolik bir değişikliktir. Türk kelimesinin Türkiyeli kelimesiyle değiştirilmesi bence yeterli olur. Elbette Medeni Kanun’da ve Vatandaşlık Kanunu’nda da bu yönde değişiklikler yapılmalıdır.

Militanların rehabilitasyonu
Siyasi reformların PKK ile özdeşleşmiş Kürt hareketinden soyutlanarak başarıya ulaşmaları maalesef artık mümkün görünmemektedir. PKK’nin siyasallaşması ve şiddetten uzaklaştırılıp merkeze çekilmesi şarttır. Bu amaçla, ölümlerin ve insanî felaketlerin önüne geçebilmek için, reform sürecinin sonunda ve ancak ve ancak şiddet dinerse, beğenilse de beğenilmese de ülke nüfusunun önemli bir kısmı tarafından ‘Serok’ kabul edilen Abdullah Öcalan’ın batıda, kırsal kesimde, bir ev hapsine tabi tutulması önerilebilir.
Bu süreçte şimdilik yegâne Kürt partisine de önemli bir görev düşmektedir. Bu da Kürt haklarını savunmaktan vazgeçmeden, Türkiye’nin genel insan hakları ve azınlık hakları sorunlarına, ayrıca sosyal, ekonomik, kültürel sorunlara da eğilme görevidir. Böylece partinin PKK’nın siyasi kolu görünümünden kurtulup ulusal siyasal bir aktör haline gelmesi, reformlar sürecinde iktidarların bu siyasi partiyle işbirliği yapabilme kapasitelerini artırır, kamuoyu önünde ellerini güçlendirir. Ne olursa olsun yapılacak reformlar BDP ile istişare içinde yürütülmelidir.
Aynı şekilde PKK militanlarına yönelik bir açılım da şart görünmektedir. Bu açılım üç değişik gruba yönelik olarak yapılabilir: Türkiye hapishanelerini dolduran şiddete karışmamış, ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’ gibi düşünce ve ifade suçlarından hüküm giymişler için af çıkarılmasına ve tutuklu yargılananların tutuksuz yargılanmalarına olanak sağlanmalıdır.
Şiddete karışmış, ancak adam öldürmemiş hükümlülerin cezalarında hafifletmeye, şartlı tahliyelere, gene tutuklu yargılananların tutuksuz yargılanmalarına olanak sağlanmasına da dikkat edilmelidir. Burada bir parantez açıp Ergenekon davasında tutuklu yargılananların ve bu davada şiddete karışmamış olanların aynı muameleye tabi tutulması gerektiğini düşündüğümü belirtmek isterim.
Ancak adam öldürmüş teröristler için herhangi bir iyileştirmenin hatalı olacağını düşünüyorum, bunun kamuoyu vicdanında açacağı yaranın tamir edilmesi zor olabilir. Evrensel hukuka göre sebebi ne olursa olsun cinayet işlemişlerin cezalarının kaldırılması söz konusu olmamalıdır, ancak bu da suçun bireyselliği ilkesine göre kararlaştırılmalıdır.
Ne olursa olsun mutlaka psikolog ve psikyatristlerden oluşan bir komisyon hem şiddete karışmış PKK militanlarının hem de savaşmış TSK askerlerinin sivil hayata kazandırılmasında bir rol oynamalıdır.

Kültürel reformlar
Elbette, yerel yönetimler, seçim kanunu ve partiler kanunu reformları yapıldıktan sonra diğer reformlar daha kolay uygulamaya konulabilecektir. Ancak amaç federatif ya da konfederatif bir yapı yaratmak olmadığı için diğer reformların da ulusal temelde yapılması gerekir.

Samim Akgönül: Strasbourg Üniversitesi

YARIN: Dil konusu, din birliği, sosyal ve ekonomik reformlar…

 
Poster un commentaire

Publié par le juillet 5, 2010 dans News, Nouvelles Publications

 

Étiquettes : , , , , , , ,

Balkans and Islam

INTERNATIONAL SYMPOSIUM

BALKANS AND ISLAM:

ENCOUNTER-TRANSFORMATION-DISCONTINUITY-CONTINUITY

03-05 NOVEMBER 2010, ÇANAKKALE-TURKEY

Founded  in the region where the Ottomans crossed over to Europe for the first time in their history, Canakkale Onsekiz Mart University, the Faculty of Theology plans to host a symposium called “Balkans and Islam: Encounter-Transformation-Discontinuity-Continuity” in 03- 05 November, 2010.

After the first military expedition to the region in the year 1354, the Ottoman presence in the Balkans lasted for over five hundred years. The encounter with the Ottoman culture brought about significant changes in the socio-cultural and political structure of the region; thus, the foundations that transformed Southeast Europe into the “Balkans” had been collaterally laid. Various ethnic and cultural groups of the Balkans were re-formed from the beginning of the 19th century. The intermittent wars between the Ottomans and Russians, and the Balkan Wars in the 20th century played a substantial role in this re-formation process. These changes in the Balkans had an irreversible effect upon all the communities lived in the region. It is a matter of debate among scholars whether this transformation caused a “discontinuity” in the Ottoman/Islam tradition of the region, or ensured the “continuity” of the Ottoman/ Islamic culture in the Balkans through re-definition, or reconstruction of “national and religious identities.”

The cultural heritage of the Ottomans has kept its significance, especially in terms of the definition of religious identities, even in the 20th century in which people of the region started to form new independent states and systems. Especially, after the war experience in the last quarter of the 20th century, the socio-cultural structure of the region started to be questioned and eventually renegotiated with respect to Islam. At this point, the Ottoman tradition on the one hand, and Islamic entities and relations (realities) on the other hand, had been used as a source of reference.

The symposium that plans to address the Islamic phenomenon in the Balkans in terms of “encounter, transformation-discontinuity and continuity” of the cultures in the region, aspires to provide critical and integrative contribution to the academic studies in this field. The symposium encompasses a wide range of issues, such as Islamic history in the Balkans, cultural structure, and its affinities, history of religions, collective psychology, literature, art history, education, mysticism, and political structure. The following main themes are listed to guide those who want to participate in the symposium. However, the symposium is not limited to these themes; other related proposals are also welcome:

  1. Re/construction of identity and its sustainability;
  2. Culture of diversity, congruity, and its principles;
  3. Making of history, construction of culture, and civilization;
  4. Migration, and acculturation;
  5. Tradition, estrangement, alienation and oblivion.

Contributions of scholars and researchers specialized in the Balkans (and from the Balkans) are welcome. What is more, a special session that will bring together graduate students with experts in this field will be organized in the frame of the symposium program. More importantly, a platform of interdisciplinary communication is aimed to be established in this symposium. Conference languages will be both English and Turkish.

PS: Çanakkale Onsekiz Mart University will host the symposium. Accommodation expenses will be paid by the symposium organization. Transportation expenses belong to participants unless otherwise indicated. For further information please contact with the Symposium Secretary.

Symposium Calendar:

Abstract (250-300 words) due date:                                            July 18, 2010

Notification of acceptance of papers:                                         July 26, 2010

Deadline for full text submission of papers:                             October 3, 2010

Opening of the symposium:                                                        November 4, 2010

Chairman (President/ Head?) of the Symposium Organization Committee:

Prof. Dr. Ibrahim HATIBOGLU, COMU, Faculty of Theology (Dean)

Member of Organization Committee:

Prof. Dr. Hamit ER, COMU, Faculty of Theology, Turkey, (Coordinator)

Assoc. Prof. Dr. Sevket YAVUZ, COMU, Faculty of Theology, Turkey

Assoc. Prof. Dr. Ahmet OGKE, COMU, Faculty of Theology, Turkey

Assoc. Prof. Dr. Numan ARUC, MANU, Macedonia

Assist. Prof. Dr. Hasan KAPLAN, COMU, Faculty of Theology, Turkey

Assist. Prof. Dr. A. Zisan FURAT, IU, Faculty of Theology, Turkey

Dr. Abdulvahid SEZEN, COMU, Faculty of Theology, Turkey

Secretary of the Symposium

Dr. Abdulvahid SEZEN

Contact Information:

balkanlarveislam@comu.edu.tr

Correspondence:

Canakkale Onsekiz Mart Universitesi,

Ilahiyat Fakultesi, Terzioglu Kampüsü, 17020 Canakkale

Web Address: http://kongre.comu.edu.tr/balkansempozyumu-2010

 

Étiquettes : , , , , , , , ,

 
%d blogueurs aiment cette page :