Archives de Catégorie: News
“Sınırlarıyla İfade Özgürlüğü” Seminer Notları ve Fotoğrafları
“Sınırlarıyla İfade Özgürlüğü” Seminer Notları ve Fotoğrafları
Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak 28 Mart 2013 tarihinde gerçekleştiğimiz “SINIRLARIYLA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ – Türkiye ve Avrupa’da Nefret Söylemi” başlıklı seminerimiz başarıyla gerçekleşmiştir.
Değerli katılımlarından dolayı Strasbourg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Samim Akgönül‘e, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Maya Arakon‘a, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim üyeleri Prof. Dr. Hakan Yılmaz‘a, Assoc. Prof. Dr. Gün Kut‘a ve Assist. Prof. Dr. Gül Sosay‘a ve tüm katılımcılarımıza teşekkürü bir borç biliriz. Bir sonraki etkinliğimiz, 18-19 Mayıs 2013′te gerçekleşecek olan 9.Boğaziçi Buluşması’nda görüşmek üzere.
Seminer Daveti
Reblogué depuis AÇMÖF | CESSF:
Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu (AÇMÖF) tüm öğrencileri 28 Mart'ta gerçekleşecek olan İfade Özgürlüğü temalı seminere davet eder. Etkinlik katılımı tüm üniversite öğrencilerine ücretsiz ve açıktır. Etkinliğimizin programı aşağıdadır.
“SINIRLARIYLA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ”
Türkiye ve Avrupa’da Nefret Söylemi
Yeni Türkiye İçin 3 Esin Kaynağı
Yeni Türkiye İçin 3 Esin Kaynağı
T24
10.03.2013
Yeni bir siyasal kültüre, yeni bir sisteme ve yeni bir devlet-toplum ilişkisine doğru ilerlediğimiz aşikâr. Geç kalmış bir dönüşüm bu. Türkiye’deki toplumsal katmanların bazılarının yok yere ezilmesine, insanların ölmesine, kaynakların israfına yol açmış olan, hâlâ da yol açan bir gecikme. Bu kaçınılmaz dönüşümün yerel, bölgesel ve küresel dinamikleri var. Bu yazı, bahsi geçen dinamiklerin getirdiği gereklilikler ışığında 3 değişik kimlik-devlet ilişkisi modelini inceleyecek, üçünde de birer örnek seçip modelin Türkiye için esin kaynağı olup olamayacağını tartışmaya açacaktır.
‘Yerel dinamikler’
Yerel dinamikler artık belli. Türkiye toplumu 1920 sisteminin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bu sistem Türkiye’yi kurmuş, özgürleştirmiş, varoluşunu sağlamıştır. Ancak bu süreç acılı ve bedeli ağır olmuş, özellikle Anadolu’nun yerli halklarından gayrimüslim olanları silmiş, bir yüzyıl boyunca Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etmek zorunda olanları asimile etmiş, geriye kalan kültürel ve dilsel farklılıkları folklorize ederek minik zararsız turistik objeler haline getirmiştir. Bu üç basamaklı tektipleştirme siyaseti, benim eksterminasyon (yok etme), asimilasyon ve folklorizasyon olarak nitelendirdiğim bu süreç , büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Sürece hasbelkader direnebilen tek grup Kürt grubudur. Zira Kürtler Müslüman olduklarından 20. yüzyıl başında gerçekleştirilen yok etme politikalarının hedefi olmadılar hatta kimi durumlarda yok etme politikalarına alet edildiler, katıldılar. Kürtler otokton yani herhangi bir yerden göç etmemiş halk olduklarından diğer göçmen gruplar gibi asimile edilemediler. Ayrıca, ulaşılması güç yerlerde yaşıyorlardı ve farklı bir üretim biçimi içindeydiler . Kendilerini merkezî tektipleştirmeye boyun eğmek zorunda hissetmediler. Benzer sebeplerden ama daha da önemlisi sayıca kalabalık olduklarından folklorizasyona da direnip, şirin bir “kültürel zenginlik” literatürüne de sokulamadılar. Bugün Türkiye’de Laz deyince akla “komik” bir şive, fıkralar ve hamsi geliyor. İnsanlar Boşnak kelimesini duyunca börek, Arnavut kelimesini duyunca ciğer, Çerkez kelimesini duyunca tavuk düşünüyor, algılıyorlar. Aynı folklorizasyon Kürt kavramı için geçerli değil. Daha doğrusu akla ilk gelen Kürt böreği değil artık. Ama daha da ilginci Kürt örneğinden cesaret alarak Laz kimliği gibi diğer unutturulmuş, yok edilmiş kimlikler de yavaş yavaş uyanmaktalar. Hrant Dink’in dediği gibi “su, bir şekilde, çatlağını bulup” yeryüzüne ulaşabilmekte.
‘Bölgesel dinamikler’
Bölgesel dinamikler de Türkiye’nin dayatmacı, devleti bireyin üstünde, sistemi yurttaştan “koruyan” siyaset anlayışında ısrar etmesini imkansız kılıyor. Elbette bölgedeki toplumsal kaynamanın merkezinde Batı değerleri olarak algılanan ama aslında evrenselliklerini ispat etmiş demokrasi, eşitlik, kimlikler arasındaki hiyerarşiyi ret, bireysel özgürlükler gibi kavramlar var. “Arap Baharı”nın en azından başlangıcında dinsel ve/veya etnik bir rekabet değil toplumsal “acıya dayanma eşiğinin” aşılması yatıyor. Alt-orta ve orta sınıfın diktatörlüklere, otoriter rejimlere başkaldırmasının ana sebebi sosyal dinamiklerde yatmakta. Daha sonra bu dinamiklerin kimliksel taleplere dönüşmesinin sebebi ise, bütün bu coğrafyada bulunan etno-sınıflar (bir sosyal sınıfın büyük bir ölçüde bir etnik gruba tekabül ettiği durumlar), dinsel sınıflar (bir sosyal sınıfın büyük bir ölçüde bir dinsel gruba tekabül ettiği durumlar). Kitlelerin kimliksel davalar için harekete geçmesi, sınıfsal davalar için harekete geçmelerinden -hâlâ- daha kolay. Türkiye’de de bir etno-sınıf var ve bu grup sosyal taleplerini kimliğinin inkârını protesto ederek dile getiriyor doğal olarak. Böyle bir “uyanış” ortamında, Türkiye’nin var olmaya devam edebilmesi için toplumun her kesiminden gelen “söz hakkı” taleplerine cevap vermesi gerek. Sivil Toplumun gitgide geliştiği, sosyal etkileşimlerin sıkılaştığı, iletişim yollarının sonsuzlaştığı bir ortamda “mühendis devlet”ten “hizmetkar devlet”e geçiş şart.
Ekümenik sıfatı, Konstantinopolis Patriğine, Roma İmparatorluğu başkentinin episkoposu olduğu için verilmişti. Fatih Sultan Mehmed, Ekümenik Patrikhane'nin temsil ettiği Evrenselliği siyasetine dahil etmek istedi!
Reblogué depuis Sevgi Denizleri:
6. yüzyılda ekümenik sıfatı, Konstantinopolis Patriğine, Roma İmparatorluğu başkentinin episkoposu olduğu için verilmişti. Fethin ardından Fatih Sultan Mehmed, Bizanstan Osmanlıya hiçbir değişime uğramadan devrolan tek meşru kurum olan Büyük Kiliseyi ihdas ederken, söz konusu makamın temsil ettiği evrenselliği siyasetine dahil etme niyetini ilan ediyordu...
http://www.bonmarket.net/prddet.php?pid=138314
Τρίτη, 3 Μαΐου 2011
ΒΙΒΛΙΟ ΓΙΑ ΤΗΝ ΟΙΚΟΥΜΕΝΙΚΟΤΗΤΑ ΤΟΥ ΠΑΤΡΙΑΡΧΕΙΟΥ ΣΤΗΝ ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ
6-7 Eylül Olayları ile Yüzleşme
6-7 Eylül Olayları ile Yüzleşme
İşler kitlesel bir histeriye dönüştü!
Milliyet, 13.02.2013
6-7 Eylül’ü anlamlandırabilmek için filmi biraz geri sarmak gerekiyor. Bu dönemde iç içe geçmiş üç radikal dönüşüm oldu: Kimliksel, toplumsal ve siyasal… Bu olayları bütün bu dönüşümlerin birleşimi hazırladı…
Strasbourg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Samim Akgönül sorularımızı yanıtladı.
Pelin Batu – Nezih Başgelen
SAMET AKTEN
6-7 Eylül olaylarını hazırlayan süreçte neler yaşandı?
6-7 Eylül’ü anlamlandırabilmek için filmi elbette biraz geriye sarmak gerekiyor. Bu dönemde iç içe geçmiş üç radikal dönüşüm oldu : Kimliksel, toplumsal ve siyasal.
Kimliksel dönüşüm artık herkesin malumu. Türk ulusal kimliğinin inşasında, Millet sisteminin acı bir mirası olarak, İslam’a aidiyetin (sadece aidiyetin, İslami görünürlüğün değil) başat kriter olarak kabul edilmesinin sonucu olarak, Anadolu’nun kadim gayrimüslim halkları yok edildi.
İsim benzerliği’
İkinci dönüşüm toplumsal. 1950’lerin başlarından itibaren, Marshall planı çerçevesinde tarımın makineleşmesi ve göreceli bir devlet kontrollü liberal ekonomi sayesinde sanayileşmenin hızlanması ile birlikte kırsaldan şehre, özellikle İstanbul’a göç başladı. Ancak bu sanayileşme göçün hızına yetişemedi. Böylece şehirlerin çevresinde yeni köyler oluştu. Gecekonduların ilk dikkat çekmeye başlaması 1950’lerin ortalarına denk geliyor. Burada yaşayan kitle manipülasyona, milliyetçi ve İslamcı söyleme açık bir kitleydi. Ayrıca bir nevi servet düşmanlığı da kendine pompalanmaya müsait bir ortam buldu.
Üçüncü dönüşüm ise elbette siyasal. Demokrat Parti iktidarıyla, bağlantısız dış politikadan vazgeçen Türkiye, 1950’lerde Kıbrıs konusunu kelimenin tam anlamıyla keşfetti. Kıbrıs konusunda söz söyleme hakkına sahip olabilmek için bir kamuoyu yaratmak gerekliydi ki bunun tek yolu da milliyetçi ve ırkçı propagandaydı. 1955 yazı boyunca basında hem Kıbrıs’taki Rumlar hem de klasik ırkçı söylemle, “isim benzerliği ” kullanılarak Türkiye Rumları hedef gösterildiler. Diğer bir deyişle kurban seçildiler.










