RSS

Archives Journalières: mars 5, 2012

The Other Town / Öteki Kasaba

The Other Town / Öteki Kasaba

Nefin Dinç / Herkül Millas

Fransiz kültür Merkezi

12 Mart 2012 11h00 / 14 Mart 2012 15h00

Frozen conflicts are international disputes that are not resolved for many years. Greeks and Turks (and especially their states) have tense relations the last decades. The two sides fought against each other in the past and at present they face a series of disagreements. The film is about this conflict and the perceptions of the citizens of the two countries. Two towns, Birgi in western Turkey and Dimitsana in central Peloponnese, are chosen for this film. These towns are rich in memories about the Other. In the past the Ottomans had captured the Greek town and the Greeks the Turkish one.

The filmmakers visited the two towns several times for a year and examined a range of aspects: how history is taught in schools, how the Other is presented during the national festivities, what the dignitaries think and say about the conflict and the past, what are the perceptions and the prejudices of the laymen and of the children, what the museums exhibit as history, etc. The inhabitants, young and old, were asked to speak about their feelings, fears and prospects vis-à-vis the Other.

The films objective was to examine at what extent the widespread popular beliefs of the citizens, as well as the state policies of opinion forming reproduce prejudices which in turn perpetuate the conflict.

The filmmakers are also preparing a booklet that can be used for conflict resolution workshops and in classrooms, seminars and conferences around the world.

Nefin Dinc is an Associate Professor at State University of New York at Fredonia. She studied Economics at Ankara University, Political Science Faculty. She has  a Masters degree in Media and Culture from Strathclyde University, Scotland as well as a MFA degree in Documentary Filmmaking from the University of North Texas, U.S.A. She produced five documentaries on Turkey and its surrounding countries. She is now producing another documentary film on Turkish-Greek relationships named “The Other Town.” She is also the Project Director of Youth Filmmaking Project in Turkey which is a project sponsored by the U.S. Department of State, teaching young Turkish students how to make short films, for which she is now working on the documentary film.

Hercules (Iraklis) Millas was born (1940) and brought up in Turkey and presently lives in Greece. He has a Ph.D. degree in political science (Ankara University, 1998) and a B.Sc. in civil engineering (Robert College, Istanbul, 1965). He is a member of various NGOs (in Turkey and Greece) mostly involved in Greek-Turkish rapprochement. He received the ‘Abdi Ipekçi Peace Award’ twice, first in 1992, and again jointly with the Greek-Turkish Forum in 2001, the ‘Dido Sotiriou’ award of Hellenic Authors’ Society in 2004 and the award Free Thinking and Expression of Publishers’ Association of Turkey in 2005.

 
Poster un commentaire

Publié par le mars 5, 2012 dans Manifestations culturelles

 

Tags: , , ,

Call for papers : The Bronisław Geremek Institute for European Cultural History (IHCE)

The Bronisław Geremek Institute for European Cultural History (IHCE)

Call for Papers

The Bronisław Geremek Institute for European Cultural History (IHCE) is renewing the call for papers for the annual conference of the International Society for Cultural History (ISCH), which will be held at the Lunéville castle, from the 2 nd to the 5 th July, 2012.

Participants are invited to reflect upon the following theme: “ work and cultural history ”. It will be possible to do the presentations either in English or in French, thanks to the setting up of a system of immediate translation.

Several guests of honour will give plenary sessions: Prof. Petr Horak (University of Brno, Czech Republic), Dr. Maureen Shanahan (James Madison University, United States), Dr. Jann Matlock (University College, United Kingdom), Prof. Daniel Roche (Collège de France), Prof. François Roth (University of Lorraine, France), Dr. Samita Sen (University of Calcutta, India).

The persons interested in the conference can either submit an “isolated” paper, or a panel including from three to four papers.

All proposals must be sent to the following e-mail address: isch.luneville2012@gmail.com , before March 15 th , 2012 .

For further information, please have a look at the call for papers on our website .

 
Poster un commentaire

Publié par le mars 5, 2012 dans Calls / Appels

 

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Azınlık haklarını kaldırın!

Azınlık haklarını kaldırın!

Samim Akgönül

Taraf  05.03.2012

PROF. DR. SAMİM AKGÖNÜL * / Günümüzde, azınlık kavramının hukuktan ve de toplumsal algılamadan çıkarılma zamanı gelmiştir. Zira azınlık olmak azınlıklara zarar vermekte

Türkiye’de Yeni Anayasa yapımı ve demokratikleşme tartışmaları içinde azınlıkların durumu tekrar gündeme geldi. Patrik Bartholomeos’un Anayasa Alt Komisyonu üyelerinin önünde yaptığı konuşma ve birinci sınıf vatandaşlık ve eşitlik vurgusu bu konuyu daha da alevlendirmekte. Bu çerçevede, Türkiye’de yeni bir döneme geçişte Azınlık hakları kavramının, daha doğrusu Azınlık kavramının terk edilmesini öneriyorum. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse böyle bir kavramın ters teptiğini, Türkiye’deki azınlıklara mensup birey ve kurumların haklarına zarar verdiğini düşünüyorum.

Neden bahsettiğimi anlatabilmek için önce bir kaç noktayı açığa kavuşturmak gerek.

1. Uluslararası Hukukta ve Siyasette 1990’ların başından beri “Azınlık hakları” üzerine yeni, yepyeni bir literatür oluştu. Bilindiği gibi ve kısaca ifade etmek gerekirse Azınlık hakları külliyatında üç başlıca dönemden söz edilebilir. Birinci dönem Milletler Cemiyeti himayesindeki kolektif haklar dönemidir ki bu çerçevede imzalanan anlaşmalar azınlıkları kendi statüleri içine hapsediyor gerekçesiyle çok eleştirilmiştir. Lozan Antlaşması da bu antlaşmalardan biridir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci döneme girilmiş, BM dönemi denilebilen bu 50 yıllık dönemde tabiri caizse “Azınlık” kavramı uluslararası hukukun tamamen dışına bırakılmış, birkaç istisna dışında (örneğin 1976 tarihli Sivil ve Siyasi Haklar hakkındaki Uluslararası Sözleşmenin 27. Maddesi) hak ve özgürlükler konusu sadece bireylere odaklanmıştır.

Üçüncü dönem, 1990 sonrası Dünya’da azınlık konularının tekrar gündeme gelmesi ve hatta azınlıklarla ilgili savaşların patlak vermesiyle başlar. 1990’ların başında bu konuda birçok önemli gelişme kaydedilmiştir. Özellikle, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve AGİT çerçevesinde yapılan çalışmalar (örneğin Ulusal Azınlıklar Başkomiserliğinin tesis edilmesi, Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı, Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve sözleşmesi) Azınlık konusunda yeni bir yaklaşım yaratmıştır. Önceki iki dönemin bir sentezi olarak görülebilecek bu literatürde azınlıklar korunmakta, ancak azınlıklara ait kişilere bireysel haklar öngörülmektedir, Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse söz konusu haklar azınlık hakları değil, azınlıklara ait bireysel haklardır. Bireyler bu hakları ister kullanır ister kullanmazlar. Azınlıkların kolektif hakları yoktur. Zira kolektif hak bireyi azınlığın içine hapseder.

2. Gene azınlık hakları literatüründe iki farklı hak kategorisinden söz edilebilir. Bunlardan birincisi ve en genel olanı “Negatif haklar” olarak nitelendirilen, bir ülkedeki bütün vatandaşlar arasında eşitliği öngören kısacası ayrımcılığı yasaklayan haklardır. Bu hakların eşitliği somut olarak sağlayamadığı durumlarda belirli azınlık grubuna verilen “pozitif haklar” da vardır. Bu haklar hiçbir şekilde ayrıcalık olarak görülemez. Belirli bir durumda gene gerçek eşitliğe ulaşmak için öngörülen haklardır.

 Bu iki temel konuya kısaca değindikten sonra spesifik olarak Türkiye’deki “azınlık” ve “azınlık hakları” kavramlarına bakabiliriz. Kelimeler eş anlamlı kullanılsa da değişik bağlamlarda, değişik sosyal olgulara işaret ederler. Örneğin ABD bağlamında Minority kelimesi cinsel ve ırksal toplulukları ifade ederken, Fransa bağlamında aynı kelime (Minorité) göçmen asıllıları işaret eder. Türkiye’de ise azınlık deyince akla gayrimüslimler, daha doğrusu Rumlar, Ermeniler ve Museviler gelir. Bunun sebebi sık sık tekrarlandığı gibi Lozan antlaşması değil millet sisteminin, yani toplumun dinsel kategorilere bölünmesinin hem Türk ulusunun inşa sürecinde hem de 150 yıl sonra hâlâ günümüzde en etkin kriter olmasıdır. Diğer bir deyişle Türk Müslüman’dır ve Türk olmayan Müslümanlar Türklüğe dâhil edilebilir görünürken Gayrimüslimler ulusun ve dolayısıyla toplumun periferisine yerleştirilirler. Ezilmişlik, ikinci sınıf vatandaşlık, varoluş meşruiyetinden yoksun olmak anlamında AZINLIKTIRLAR.

İşin ilginç tarafı bu kadar ağza ve kaleme sakız edilen Lozan antlaşmasının “Azınlıkları koruma” bölümünün kimse tarafından bilinmemesi, bilinse de bilinmiyormuş gibi yapılmasıdır. Bu anlamda Lozan antlaşması malûm bir sırdır. Aslında kamuoyuna tekar tekrar yalan söylenerek yutturulmaya çalışıldığının aksine bu antlaşmanın söz konusu bölümü Rumlardan, Ermenilerden ya da Musevilerden, hele hele Patrikhaneden hiç bahsetmez. 37’den 44’e kadar olan maddeleri bu ülkede yaşayan herkesi, bu ülkenin vatandaşlarını, bu ülkede anadili Türkçe olmayanları ve Müslüman olmayanları zikreder. Bu maddelerin ana amacı yurttaşlar arasında eşitlik teşkil edebilmektir. Hiçbir ayrıcalık getirmez. Maddelerin hemen hemen hepsi yukarıda negatif haklar olarak tanımlanan haklara dairdir. Pozitif hak olarak nitelendirilebilecek tek kısım 41. Maddenin 2. Fıkrasıdır: Bu fıkraya göre “Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının önemli bir oranda bulundukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklar, Devlet bütçesi, belediye bütçesi ya da öteki bütçelerce, eğitim, din ya da hayır işlerine genel gelirlerden sağlanabilecek paralardan yararlanmaya ve pay ayrılmasına hak gözetirliğe uygun ölçülerde katılacaklardır.” Görüldüğü gibi bu fıkra bile tam bir pozitif hak sayılamaz zira Devlet herkesten vergi aldığı halde, Müslüman olanlar için para harcamaktadır, doğal olarak eşitlik ilkesi çerçevesinde Müslüman olmayan yurttaşlar için de harcamalıdır. Kaldı ki, söylemeye gerek yok, bu fıkra hiçbir zaman uygulanmamıştır.

Sonuçta Lozan’ın “Azınlıkların korunması” bölümü baştan sona ihlal edildiği gibi, bu bölüm sırf Gayrimüslimlerin azınlık statüsünde algılanmalarına yol açtığı için adı geçen grupların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmelerine de yol açmıştır.

Günümüzde, kanımca azınlık kavramının hem hukuktan hem de toplumsal algılamadan çıkarılma zamanı gelmiştir. Zira azınlık olmak azınlıklara zarar vermektedir. Başka hukuki ve toplumsal bağlamlarda azınlıkların eşit vatandaş olmalarını sağlayan azınlık kavramı, son derece kirlenmiş olduğu Türkiye’de bu görevini yerine getirememektedir.

Yüzde yüz eşitlik, anayasal vatandaşlık, Kamu harcamalarının adil dağılımı, Devletin bütün inançlara ve inançsızlığa eşit mesafede durması, Devlet’in bütün dillerin kullanımı ve aktarımının önündeki engelleri kaldırmaktan da öte, bunu hukuki düzenlemeler ve finansal yardımlarla cesaretlendirmesi, her grubun kolektif menkul ve gayrımenkul değerlerini temsil eden vakıfların eşit düzeyde muamele görmesi (yani “cemaat vakıfları” statüsünün lağvedilmesi), kanımca Türkiye’de var olan tanınmış (Gayrimüslim) ve sosyolojik (Aleviler, Kürtler, Lazlar…) bütün azınlıkların kendilerini evlerinde ve eşit hissetmelerine vesile olacaktır. Kısaca söylemek gerekirse Türkiye’de azınlıkların korunabilmeleri için, korunmaya ihtiyaç duymamaları ve dolayısıyla azınlık olmamaları gerekir. Artık Millet sistemini terk etmenin zamanı gelmiştir.

 Kaynak : http://taraf.com.tr/haber/azinlik-haklarini-kaldirin.htm

 
Poster un commentaire

Publié par le mars 5, 2012 dans Media

 

Tags: , , , , ,

 
Suivre

Recevez les nouvelles publications par mail.

Joignez-vous à 828 followers

%d bloggers like this: